Safları Sık Tutalım
Safları Sık Tutalım: Bir Zamanlar İslahiye’ydi O...
90’lı yıllardı... Okulun son ders zili çalmasın diye değil, o zille birlikte kurulacak o güzel "dağıtım" masaları için dört gözle beklerdik. Neydi o günler? Paketinden yeni çıkmış fındıklar, fıstıklar, hani o ucu sipsivri karton kutulardaki kokulu sütler...
Çocuk aklımızla bile bilirdik ki; o rızık sadece bizim midemiz için değildi. Tek başımıza yutmak bize yakışmazdı. Bir tanesini cebimize atar, eve yürürken "Benim canım ailem de tat sın" diye kapıyı öyle arlardık.
Çünkü o zamanlar paylaşmak yemekten önce gelirdi.
Sonra ne mi oldu? Sokaklarımız vardı bizim. Ahmet ile Ökkeş kardeşlerin adımlarıyla şenlenen, Beyler Mahallesi’nin gülü, siyah-beyaz yürekli Beşiktaşlı Ökkeş’in sesinin yankılandığı, "Melekgirmez"in Güllü İbo’suyla can bulduğu sokaklar... Saygı vardı sokakta; büyük geçerken başın öne eğilir, küçüğe sevgiden önce merhamet duyulurdu. Hoşgörü denilen o nadide çiçek, İslahiye’nin her bahçesinde zahmetsizce açardı.
Şimdi bakıyorum da... o hilesiz, menfaatsiz, ciğeri para etmez hesapların yapılmadığı yürekler birer birer çekiliyor bu şehirden, bu hayattan. Sayımız azaldı, masa tenhalaştı dostlar.
Kalanlara, direnenlere, hâlâ o eski İslahiye’nin kokusunu teninde taşıyanlara selam olsun.
Diyorum ki; güzel insanlar azaldıkça kıymeti artar. O yüzden sesim çıktığı, gücüm yettiğince söylüyorum:
Safları sık tutalım.
Çünkü biz dağınırsak, o 90’ların çocukluğu da, o süt kokulu tenhalıklar da, o güzel hatıralar da öksüz kalır. Kalın sağlıcakla, mertçe...