47,4186$% 0.06
54,7264€% 0.58
6.242,42%0,72
10.181,00%0,31
40.536,00%0,30
4.095,87%0,69
SİYASETTE YENİ DÖNEM: HESAPLAŞMA MI, YENİLENME Mİ?
Haydar Özkan | Köşe Yazısı
“Az olsun, benim olsun” anlayışı mı; yoksa “çok olsun, milletin olsun” anlayışı mı?
Türkiye siyasetinde yeni bir dönem başlıyor.
Bunu görmek için seçim takvimini beklemeye gerek yok. Partilerde yaşanan değişimler, liderlik tartışmaları, siyasi saflaşmalar, ittifak arayışları ve giderek sertleşen söylemler, Türk siyasetinin yeni bir döneme girdiğini gösteriyor.
Ancak burada çok önemli bir soru var:
Türkiye gerçekten yenileniyor mu, yoksa sadece eski hesaplar yeni aktörler üzerinden mi görülüyor?
Çünkü siyasette değişim ile hesaplaşma arasındaki çizgi her geçen gün daha da inceliyor.
Bir tarafta “yenilenme” söylemi var.
Diğer tarafta geçmişin hesaplarını kapatma arzusu…
Bir tarafta yeni kadrolar, yeni yüzler ve yeni siyaset iddiası…
Diğer tarafta yıllardır biriken kırgınlıklar, siyasi hesaplar ve koltuk mücadeleleri…
Türkiye tam da bu ikilemin ortasında duruyor.
HESAPLAŞMA KAÇINILMAZ MI?

Siyasette hesaplaşma kavramı çoğu zaman olumsuz anlaşılır.
Ancak her hesaplaşma kötü değildir.
Bazen bir ülkenin ilerleyebilmesi için geçmişte yapılan hatalarla yüzleşmesi gerekir. Yanlış kararlar sorgulanmalıdır. Başarısızlıkların hesabı sorulmalıdır. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı denetlenmelidir. Devlet yönetiminde liyakat ve adalet tartışılmalıdır.
Siyasi sorumluluk taşıyan herkes, yaptığı işin hesabını verebilmelidir.
Bu anlamda hesaplaşma, intikam değildir.
Hesaplaşma;
“Nerede hata yaptık?”
sorusunu sorabilmektir.
Ancak hesap sormak ile intikam almak birbirine karıştırılırsa, eleştiri düşmanlığa dönüşürse, hukuk siyasi hesaplaşmanın aracına çevrilirse, o zaman hesaplaşma ülkeyi ileriye değil, geriye götürür.
Türkiye’nin ihtiyacı intikam siyaseti değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, adalet temelinde yüzleşmedir.
YENİLENME SADECE YÜZ DEĞİŞTİRMEK DEĞİLDİR
Siyasette son yıllarda “yeni dönem”, “yeni kadro”, “değişim” ve “yenilenme” sözlerini sıkça duyuyoruz.
Ancak yenilenmek, sadece birkaç yeni yüzü ön plana çıkarmak değildir.
Yenilenmek; eski alışkanlıklardan vazgeçmektir.
Aynı hataları yeni isimlerle tekrarlamamaktır.
Kişiye göre değişen ilkelerden kurtulmaktır.
Liyakati gerçekten esas almaktır.
Siyaseti makam ve koltuk mücadelesinden çıkarmaktır.
Milleti sadece seçim dönemlerinde hatırlamamaktır.
Eğer sadece isimler değişiyor, fakat zihniyet aynı kalıyorsa buna yenilenme denmez.
Buna sadece vitrin değişikliği denir.
Türkiye’nin ihtiyacı vitrin değişikliği değil, zihniyet değişikliğidir.
SİYASİ PARTİLERİN İÇİNDEKİ ASIL SORU: ÇALIŞAN MI ÖDÜLLENDİRİLİYOR, YOKSA YALAKALIK MI?
İşte siyasetin en fazla konuşulması gereken, ancak en az konuşulan meselelerinden biri de budur.
Siyasi partiler büyümek istiyor.
Teşkilatlar güçlensin istiyor.
Yeni insanlar gelsin istiyor.
Daha fazla üye olsun istiyor.
Sahada daha fazla çalışma yapılsın istiyor.
Peki gerçekten çalışan insanlar geldiğinde ne oluyor?
Sahaya çıkan…
Vatandaşın kapısını çalan…
İnsanlarla konuşan…
Üye kazandıran…
Toplantı düzenleyen…
Teşkilat kuran…
Gece gündüz çalışan…
Kendi imkânlarıyla mücadele eden…
Partisinin büyümesi için emek veren insanlar gerçekten destekleniyor mu?
Yoksa bir süre sonra şu soruyla mı karşılaşıyorlar:
“Bu kadar görünür olmana gerek var mı?”
İşte siyasi partilerin en büyük iç çelişkisi burada başlıyor.
Çünkü bazı siyasi yapılarda çalışan insanın başarısı, olması gerektiği gibi bir kazanım olarak görülmüyor.
Tam tersine, bazı kişilerin mevcut konumunu tehdit eden bir unsur olarak değerlendiriliyor.
Çalışan görünür oluyor.
Görünür olanın toplumdaki karşılığı artıyor.
Karşılığı artan insan ise yıllardır oluşturulmuş küçük güç dengelerini bozabiliyor.
Böyle olunca ne oluyor?
Çalışan desteklenmek yerine dışlanıyor.
Üreten insan yalnızlaştırılıyor.
Başarılı olan insanın önü açılmak yerine önüne engel konuluyor.
Çünkü bazıları için siyasi hayatın ölçüsü şu:
“Benden fazla görünme.”
Bu anlayış siyasi partileri büyütmez.
Tam tersine, içeriden çürütür.
“AZ OLSUN, BENİM OLSUN” KÜLTÜRÜ
Siyasetin en tehlikeli hastalıklarından biri de budur:
“Az olsun, benim olsun.”
Teşkilat büyümesin.
Yeni insanlar gelmesin.
Yeni fikirler ortaya çıkmasın.
Çok çalışanlar fazla görünür olmasın.
Çünkü bazıları için mesele davanın büyümesi değil, kendi konumunun korunmasıdır.
Oysa siyasi partiler birkaç kişinin özel mülkü değildir.
Teşkilatlar birkaç kişinin şahsi güç alanı değildir.
Makamlar kişisel saltanat değildir.
Bir siyasi hareket, kendisine gönül veren, zamanını harcayan, emeğini ortaya koyan herkesin ortak mücadelesidir.
Yeni insanlardan korkan siyasi yapılar büyüyemez.
Yeni fikirlerden korkan siyasi yapılar yenilenemez.
Çalışan insanlardan korkan siyasi yapılar geleceğe yürüyemez.
ÇALIŞMAYAN NASIL ÇALIŞIYOR GİBİ GÖSTERİLİYOR?
Asıl meselelerden biri de budur.
Sahada olmayanlar sahada gibi gösteriliyor.
Toplantıya katılmayanlar teşkilatın en çalışkanı gibi anlatılıyor.
Üye kazandırmayanlar başarı fotoğraflarının en önünde yer alıyor.
Sorumluluk almayanlar, başarı geldiğinde ilk sırada görülüyor.
Aylarca emek verenler ise bir kenara itiliyor.
Sonra da siyasi partiler neden büyümüyor diye soruluyor.
Büyümez.
Çünkü emeğin karşılığı yoksa, emek veren insan bir süre sonra kendisine şu soruyu sorar:
“Ben neden çalışıyorum?”
İşte siyasi partilerin kaybettiği insanlar çoğu zaman o gün kaybedilir.
Bir insanı siyasi mücadeleden uzaklaştırmak için her zaman büyük bir kavga çıkarmak gerekmez.
Bazen görmezden gelmek yeterlidir.
Bazen emeğini yok saymak…
Bazen başarıyı başkasına yazmak…
Bazen çalışmayanı çalışandan daha değerli hâle getirmek…
Ve bazen de sadece şu mesajı vermek:
“Sen ne kadar çalışırsan çalış, karar yine bizim.”
İşte siyasi partileri içeriden tüketen anlayış budur.
LİYAKAT YERİNE YAKINLIK KONULURSA…
Sadakat önemlidir.
Ancak sadakat, yanlış karşısında susmak değildir.
Sadakat, her söyleneni alkışlamak değildir.
Sadakat, çalışmayanı çalışıyor gibi göstermek değildir.
Sadakat, başarısızı başarılı ilan etmek değildir.
Bir siyasi partide; çok çalışan yerine çok öven, üreten yerine iyi geçinen, sorumluluk alan yerine sorumluluktan kaçan, gerçekleri söyleyen yerine hoş sözler söyleyen, davanın büyümesi için mücadele eden yerine yöneticinin gözüne girmeye çalışan insanlar öne çıkıyorsa…
Orada artık sadece kişi sorunu yoktur.
Orada sistem sorunu vardır.
Çünkü siyasi partiler alkışlayanların değil, çalışanların omuzlarında büyür.
Siyasetin bütün aktörleri kendisine şu soruyu sormalıdır:
Çalışan mı ödüllendiriliyor, yoksa çalışıyor gibi görünen mi?
Gerçekten üreten mi öne çıkarılıyor, yoksa en çok alkışlayan mı?
Halkın içinde olan mı destekleniyor, yoksa yöneticinin yanında duran mı?
Başarı mı ölçülüyor, yoksa yakınlık mı?
Bu sorulara dürüst cevap verilmeden hiçbir siyasi parti gerçek anlamda yenilenemez.
İKTİDARA DA MUHALEFETE DE AYNI SORU
İktidarın da muhalefetin de kendisine sorması gereken soru aynıdır:
Gerçekten yenileniyor muyuz?
Yoksa sadece isimler mi değişiyor?
Yeni kadrolar mı geliyor?
Yoksa eski alışkanlıklar yeni isimlerle mi devam ediyor?
İktidar olmak, yalnızca başarıları anlatmak değildir.
Muhalefet olmak da yalnızca iktidarın hatalarını anlatmak değildir.
İktidar, kendi içindeki liyakat ve adalet sorunlarını görmezden gelemez.
Muhalefet de kendi içindeki güç mücadelelerini, kadro hesaplarını ve kişisel çekişmeleri “demokratik tartışma” adı altında sonsuza kadar sürdüremez.
Çünkü millet artık sadece şunu sormuyor:
“Kim iktidar olacak?”
Aynı zamanda şunu da soruyor:
“Kim gerçekten yönetmeye hazır?”
PARTİ DEĞİŞİKLİKLERİ: İLKE Mİ, STRATEJİ Mİ?
Bir siyasetçi parti değiştirebilir.
Fikirlerini değiştirebilir.
Yeni bir siyasi yol seçebilir.
Bunlar demokratik siyasetin doğal sonuçlarıdır.
Ancak seçmenin de soru sorma hakkı vardır:
“Neden?”
Daha iyi hizmet etmek için mi?
Daha büyük bir siyasi sorumluluk almak için mi?
Daha geniş kitlelere ulaşmak için mi?
Yoksa siyasi hesaplar nedeniyle mi?
İşte bu soruların cevabı, siyasi değişimin samimiyetini ortaya koyar.
Siyasette yön değiştirmek mümkündür.
Ancak dün söylediğini bugün inkâr etmek siyasi güveni zedeler.
Millet artık şunu soruyor:
“Siz gerçekten değiştiniz mi, yoksa sadece yeriniz mi değişti?”
HESAPLAŞMA İLE YENİLENME ARASINDAKİ ÇİZGİ
Türkiye’nin önündeki en büyük tehlike, siyasi yenilenme adı altında siyasi intikamın başlamasıdır.
Bir iktidar değişikliğinin ardından “Şimdi sıra bizde” anlayışı hâkim olursa…
Devlet kadroları siyasi hesaplarla şekillendirilirse…
Geçmişin bütün hataları sadece rakibe yüklenirse…
Kendi yanlışları görmezden gelinirse…
Bu yenilenme değil, sadece yeni bir hesaplaşma olur.
Türkiye’nin ihtiyacı şudur:
Adaletli hesaplaşma, samimi yenilenme.
Yanlış yapan kim olursa olsun sorgulanmalıdır.
İktidar da…
Muhalefet de…
Bürokrasi de…
Kamu görevlileri de…
Ancak hesap sormanın ölçüsü hukuk olmalıdır.
İntikam değil.
Öfke değil.
Siyasi rövanş değil.
Hukuk.
SON SÖZ
Türkiye yeni bir dönemin eşiğinde.
Bu dönem ya gerçek bir yenilenmenin başlangıcı olacak ya da geçmişin hesaplarının yeni aktörler üzerinden görüldüğü yeni bir siyasi mücadele dönemine dönüşecek.
Ancak gerçek yenilenme sadece lider değişikliğiyle başlamaz.
Gerçek yenilenme, önce siyasi partilerin kendi içindeki adalet anlayışıyla başlar.
Çalışan insanın önü açılacak mı?
Üreten insan desteklenecek mi?
Yeni gelenlere alan açılacak mı?
Eleştirenler susturulmayacak mı?
Liyakat gerçekten esas alınacak mı?
Yoksa yine aynı düzen mi devam edecek?
“Az olsun, benim olsun.”
“Benden fazla görünmesin.”
“Bana itiraz etmesin.”
“Çok çalışmasın, beni geçmesin.”
Eğer siyasi partiler bu anlayışı değiştiremezse, Türkiye’yi değiştirme iddiaları da inandırıcı olmaz.
Çünkü kendi teşkilatında adaleti sağlayamayan bir yapı, ülkeye adalet vaat ettiğinde milletin aklına şu soru gelir:
“Kendi içinde adaleti sağlayamayan, ülkeyi nasıl yönetecek?”
Türkiye’nin ihtiyacı intikam değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı kişisel hesaplaşma değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı sadece koltuk değişikliği değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı;
adaletli bir yüzleşme, samimi bir yenilenme, gerçek liyakat ve güçlü bir siyasi ahlaktır.
Ve bütün siyasi partilerin kendisine sorması gereken soru şudur:
Siz gerçekten büyümek mi istiyorsunuz, yoksa sadece kendi küçük iktidarınızı mı korumak istiyorsunuz?
Çünkü siyasette yeni dönem gerçekten başlayacaksa, önce şu anlayış sona ermelidir:
“AZ OLSUN, BENİM OLSUN” DEĞİL; “ÇOK OLSUN, MİLLETİN OLSUN.”
Haydar Özkan
Köşe Yazısı
