48,6545$%0,06
56,1859€%0,01
6.776,27%0,93
11.057,00%0,72
44.074,00%0,72
4.330,39%0,85
TAZİYE EVİNDE KAZAN DEĞİL, DAYANIŞMA KAYNAMALI
Cenaze, bir insanın hayatındaki en ağır imtihanlardan biridir. İnsan sevdiğini kaybetmiş; yüreği yanmış, zihni dağılmış, dünyası başına yıkılmıştır. Böyle bir zamanda cenaze sahibinden beklenen, misafir ağırlaması ve yüzlerce kişiye yemek hazırlaması değil; kaybının acısını yaşaması, yakınlarıyla vedalaşması ve taziyeleri kabul etmesidir.
Ne yazık ki son yıllarda cenaze ve mevlütlerde toplu yemek verme âdeta zorunlu bir gelenek hâline getirildi. Acılı aile; defin işlemleriyle uğraşırken bir taraftan da kaç kişiye yemek verileceğini, kazanların nerede kurulacağını, masrafların nasıl karşılanacağını düşünmek zorunda kalıyor. Böylece taziye evi, acının paylaşıldığı bir yer olmaktan çıkıp kalabalık sofraların kurulduğu bir organizasyon alanına dönüşüyor.
Kimi aileler “El âlem ne der?” düşüncesiyle maddi imkânlarını zorluyor. Borç alan, hayvanını satan veya son parasını harcayan insanlar oluyor. Cenazenin ardından bir de yemek masrafının altında ezilen aile, yaşadığı kaybın yasını dahi gerektiği gibi tutamıyor. Acısını içine gömüp gelenleri ağırlamaya çalışıyor.
Oysa bizim geçmişimizde çok daha anlamlı ve insani bir gelenek vardı.
Bir evde cenaze olduğunda komşular kendi evlerinde yemek hazırlar, taziye evine getirirdi. Cenaze sahibine günlerce yemek yaptırılmaz; onun yükü paylaşılırdı. Yakınları, komşuları ve dostları yalnızca “Başınız sağ olsun” demekle kalmaz, ellerinden gelen yardımı da yaparlardı. Biri çorba pişirir, biri ekmek getirir, bir diğeri çay ve şeker ihtiyacını karşılardı. Böylece acılı aile hem maddi hem de manevi bakımdan yalnız bırakılmazdı.
Asıl dayanışma buydu.

Bugün yeniden bu güzel geleneği hatırlamaya ihtiyacımız var. Cenaze sahibinin sofra kurması değil, onun sofrasının kurulması gerekir. Acılı ailenin misafir ağırlaması değil, komşularının ve yakınlarının o aileye hizmet etmesi gerekir. Çünkü taziye, yemek beklenecek bir ziyaret değil; acının paylaşılacağı, dua edilecek ve gönüllerin birbirine dokunacağı bir insanlık vazifesidir.
Elbette imkânı olan bir aile, kendi isteğiyle mevlüt okutabilir ve ikramda bulunabilir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak bu durum bir mecburiyete, gösterişe veya aileler arasında yarışa dönüştürülmemelidir. “Falanca şu kadar kişiye yemek verdi, biz de vermeliyiz” anlayışı terk edilmelidir. Mevlüdün manevi anlamı hazırlanan sofranın büyüklüğüyle değil; edilen duanın samimiyeti, yapılan hayrın içtenliği ve merhuma gösterilen vefayla ölçülür.
Muhtarlarımız, kanaat önderlerimiz, din görevlilerimiz ve toplumun sözü dinlenen insanları bu konuda öncülük etmelidir. Mahallelerimizde ortak bir anlayış geliştirilmeli; cenaze evinde toplu yemek verme baskısı kaldırılmalıdır. Yapılacak bir harcama varsa ihtiyaç sahiplerine yardım edilmeli, merhum adına hayır yapılmalı veya ailenin gerçek ihtiyaçları karşılanmalıdır.
Unutmayalım ki cenaze evine açlığımızı gidermek için değil, acıyı paylaşmak için gideriz. Taziye sahibine yük olmak için değil, yükünü hafifletmek için yanında bulunuruz.
Gelin, cenaze sahibini mutfağa ve masrafa mahkûm eden bu yanlış alışkanlığı hep birlikte değiştirelim. Eski komşuluk kültürümüzü yeniden yaşatalım. Acılı aileye yemek yaptırmayalım; yemeğini biz götürelim. Sofra beklemeyelim; omuz verelim. Gösterişi değil, merhameti büyütelim.
Çünkü taziye evinde kazan değil; dayanışma, merhamet ve insanlık kaynamalıdır.
Haydar Mirsad Özkan
Politikacı Yazar • Uluslararası İlişkiler Uzmanı

1
İslahiye Saadet Partisi’nden Emniyete Anlamlı Ziyaret
2
İslahiye’den Tebrik Yağmuru: Prof. Dr. Ahmet Uluşan İçin Kim Ne Dedi?
3
Enkazdan Umuda: Mustafa Gelebek’in İslahiye’deki Mücadelesi
4
Kaymakam Mehmet Soylu’ya ‘Yılın İdarecisi Ödülü’
5
Cumhuriyet Başsavcısı Nurullah Şahin Başkanlığında 2026’nın İlk Koruma Kurulu Toplantısı Gerçekleşti