46,1445$% 0.03
53,3437€% 0.09
6.244,09%-1,19
10.359,00%-1,24
41.342,00%-1,24
4.202,28%-1,38
05 Mayıs 2026 Salı
Okullarda Artan Şiddet Olayları: Nedenleri ve Çözüm Yolları Üzerine Bir Değerlendirme | Bilal ERDOĞAN
Sözüm Olsun | Enver Polat
Şehri İmar Ederken Nesli İhmal Etmek | Haydar ÖZKAN
Ey İnsan! | Mustafa GELEBEK
Şehit Resul Polat Anısına: 33 Yıllık Özlem | Mehmet OĞUZTÜRK
Görünmez Mimari: Sağlığın Kimyası | Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ
Bugün çocukluğuma kazınan acı bir kaybın sene-i devriyesi.
Takvim yaprakları 5 Mayıs 1993‘ü gösterdiği vakitlerdi. İslahiye’nin Burunsuzlar Köyü‘ne Mersin ilinden acı bir ateş düşmüştü. O vakitler henüz ilçeye bağlı doğru düzgün yolu bile yoktu köyün. Elektriğin bile yeni geldiği yıllardı. İşte o coğrafyadan ender çıkan devletin üniformalı memuru olmuştu Şehit Resul Polat.
Henüz 35’indeydi. Devlet o yıllarda şu ankinden daha saygın bir mertebedeydi. Adım başı üniversitenin ve köşe başı lisenin olmadığı o yıllarda, köy okulları alfabe öğretmekten öte gidemezdi. Fakat bazen kabuğundan sıyrılma şansı verirdi hayat. Zamanın imkanlarıyla Mersin’de bekçi olarak vazife şansı bulmuştu. Üniformasıyla yarı bulanık hatırladığım çocukluğumun kahramanlarındandı. Ve öyle de oldu. Sadece benim değil, o karanlık günde vatanın da kahramanı olmuştu. Mersin’de yaşanan bir çatışmada, geride gözü yaşlı evlatlarını, eşini, anne, baba ve kardeşlerini bırakarak şehadete ermişti.
Bugün Merhum Şehit Resul Polat’ın şehadete erişinin 33. yıl dönümü.
Şu anki zaman diliminde ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Cenazelere gelip kahkaha atarak sohbet edenlerin, pide geç geldi diyen söylenenlerin, dağ gibi evladını kaybeden babayı taziyedeki çay çorba için eleştirenlerin değil de, 90’lı yıllarda insanın değerli, acı kayıpların ise sadece çekirdek ailede değil daha geniş kitlede hüzün ve saygıyla yas olarak görüldüğü vakitlerdi. İşte bazı ölümleri unutulmaz kılan zamanın adap, edep ve saygı kültürüydü. Belki de bu yüzden unutamadığım acıların başında geliyordu Şehit Resul Polat’ın şehadeti.
Vefatının sene-i devriyesinde Şehit Resul Polat’ı rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum. Bugün İslahiye’mizin Burunsuzlar Köyü’nde ebedi istirahat mabedinde, mezar taşında yazılı olan ve çocukluğumdan beri unutmadığım şu dörtlükle yazımı sonlandırıyorum…
Ölüm Güzel Şey
Budur Perde Arkası Haber
Hiç Güzel Olmasaydı
Ölür müydü Peygamber?
Rahmet ve dua ile.
Mehmet OĞUZTÜRK
Araştırmacı Yazar
İslahiye, tarihsel süreç boyunca çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış stratejik bir yerleşim merkezidir. Bu durum, kentin tarihsel kayıtlarda bilinen ve bilinmeyen pek çok farklı isimle anılmasına sebebiyet vermiştir. Güncel ismi olan İslahiye’nin yanı sıra; Nikopolis, Nikola veya Nigolu bu adlandırmaların en bilinenleridir. Bunlara ek olarak, yerel literatürde yer alan Güğercinlik ile tarihsel kayıtlarda zikredilen İsikoskonpos ve Avasım (İslahiye’nin de içinde olduğu daha geniş coğrafyaya ait bir isim) gibi isimler de mevcuttur. Ayrıca, günümüzde belirli bir arkeolojik saha ile sınırlandırılmış olan Sam’al gibi antik kent isimleri de bu tarihsel toponimik zenginliğe dahil edilebilir.
Bu çalışmanın odağını, İslahiye’nin en dikkat çekici tarihî isimlerinden biri olan Nikopolis isminin köken hikayesi oluşturmaktadır.
Nikopolis kelimesi, etimolojik olarak “Zafer Şehri” anlamına gelmektedir. Antik Roma ve Helenistik dönemlerde bu ismin, kazanılan askerî başarıları taçlandırmak amacıyla pek çok farklı coğrafyada yerleşim birimlerine verildiği bilinmektedir. İslahiye de bu isimlendirme geleneğinden payını almıştır. Tıpkı “İslahiye” ve “Avasım” isimlerinde olduğu gibi, Nikopolis isminin de askerî bir kökene sahip olması, bölgenin medeniyetler tarihi boyunca sahip olduğu jeopolitik ve stratejik önemi doğrular niteliktedir.
Nikopolis isminin kökenine dair literatürde iki temel görüş hakimdir: Bazı dijital yayınlarda ismin Romalı General Pompeius Magnus tarafından verildiğini savunulurken, diğer bir görüş ise ismin kökenini Büyük İskender’e dayandırmaktadır. Literatürde yaygın görüş, Büyük İskender’in bu ismi Doğu’daki Antik Yunan zaferlerini pekiştirmek ve askerî bir nişane bırakmak amacıyla verdiğidir.
Tarihsel kaynaklar incelendiğinde meselenin daha derin bir kronolojik zemine sahip olduğu görülmektedir. Öncelikle, Pompeius Magnus (MÖ 106 – MÖ 48) ile Büyük İskender (MÖ 356 – MÖ 323) arasında yaklaşık 250-300 yıllık bir zaman farkı bulunmaktadır.
18. yüzyılın önemli sözlük bilimcisi ve akademisyeni William Smith, Dictionary of Greek and Roman Geography (Yunan ve Roma Coğrafyası Sözlüğü) adlı eserinde, Nikopolis isminin bu kente Büyük İskender döneminde verildiğini kaydeder. Aynı eserde, MS 6. yüzyılda yaşamış olan coğrafyacı ve dilbilimci Bizanslı Stephanus’un kayıtlarına da atıf yapılır. Stephanus; İskender’in İssos Savaşı’ndan zaferle ayrılmasının ardından bu bölgeye, zaferini ölümsüzleştirmek adına “Zafer Şehri” manasına gelen Nikopolis adını verdiğini belirtir. Dolayısıyla William Smith ve Stephanus bu konuda hemfikirdir.
Burada bir lokalizasyon karmaşası yaşanması muhtemeldir. İssos Savaşı; Ahameniş hükümdarı III. Darius ile Yunan Antik Makedonya Kralı Büyük İskender arasında, bugünkü Hatay’ın Erzin ilçesinin yaklaşık 7 km batısında, İssos Ovası’nda gerçekleşmiştir. Peki, bu durumun İslahiye ile bağlantısı nedir?
İssos Savaşı Erzin civarında cereyan etmiş olsa da; Büyük İskender, kazandığı bu mutlak zaferi kalıcı kılmak amacıyla İslahiye-Osmaniye hattında, Amanos Dağları’nın stratejik geçitlerine hakim bir noktada Nikopolis adında yeni bir yerleşim birimi tesis etmiştir. Bu yerleşim, bugünkü İslahiye’nin de içinde bulunduğu geniş bölge toprakları üzerine kurulmuştur. Özetle; savaşın alanı Erzin’dir, ancak zaferin anısına kurulan Zafer Şehri yani Nikopolis, geçiş yollarını kontrol etmek amacıyla bugünkü isimleriyle Hassa-İslahiye civarında konumlandırılmıştır. (Minimum Hassa ile Fevzipaşa’ya kadar alanı kapsayan bir coğrafyadan bahsediyoruz.)
Richard J. A. Talbert editörlüğünde hazırlanan Barrington Yunan ve Roma Dünyası Atlası (Barrington Atlas of the Greek and Roman World) kaynak alarak antik çağ coğrafi yer adlarını içeren akademik dijital platform Pleiades’teki veriler de bu teze tarihsel bakımdan destek vermektedir. Nikopolis kentine ait konum detaylarında, bölgenin tarihsel süreci MÖ 330 ile MS 640 yılları arası olarak gösterilmektedir. Bu veri, Nikopolis isminin MÖ 333 yılındaki İssos Muharebesi ile olan bağlantısını olası hale getirmiş ve kökenin Büyük İskender’e dayandığını bazı araştırmacılara göre daha olası kılmıştır.
Özellikle Gaziantep kaynaklı bazı yerel yazılarda Pompeius Magnus isminin ön plana çıkmasının nedeni coğrafi isim benzerliğidir. Roma Komutanı Pompeius Magnus, MÖ 65 yılında bugünkü Giresun/Şebinkarahisar yakınlarında Pontus Kralı VI. Mithridates’i mağlup ettiğinde orada da bir “Nicopolis” (Nikopolis) kenti kurmuştur. Ancak Kilikya – Amanos coğrafyasındaki (İslahiye) Nikopolis, tarih akışına dayanılarak Büyük İskender ile ilişkilendirilmektedir
Son olarak, Büyük İskender’in bölgeye geldiğinde Nigolu ya da Nikola Kalesi’ni tamir ettirdiğine dair ifadeler değerlendirilmelidir. Bu ifadelerin kullanımı akademik açıdan bir anakronizm (tarihsel kaydırma/karıştırma) teşkil edebilir. “Nikola” ismi, antik Nikopolis isminin zamanla uğradığı bir değişimdir. Bu isimlerin halk ağzında ve geç dönem Osmanlı kayıtlarında özellikle kalenin ismi olarak yerleşmiş olması göz ardı edilemez.
Araştırmacıların, okuyucunun bugün hangi yapıdan bahsedildiğini daha rahat idrak edebilmesi adına kalenin güncel veya ilgili çağdaki (Nikola) kullanmış olmaları, bu kavram karmaşasına yol açmış olabilir. Bu durumun, kentin kuruluş ve kalenin onarım dönemindeki ismi ile daha sonraki dönemlerde aldığı isimlerin birbirine karıştırılmasından kaynaklanan bir anakronizm olduğu kanaatindeyim.
Mehmet OĞUZTÜRK
Araştırmacı Yazar
İnsanlık tarihiyle yaşıt, omuzlarında yükselen uygarlıkların ağırlığıyla yorgun düşmüş, vakur bir coğrafyadır İslahiye. Nice silinmiş isimlerin, unutulmuş dillerin kadim şehridir. Burası, tarih sahnesinde bazen parlayan bir yıldız, bazen de sisler ardında kalan gizemli bir yerleşke olarak devinip durmuştur.
Kayıtların düştüğü ilk notlarda, görkemiyle göz kamaştıran Nikeopolis olarak çıkar karşımıza. Büyük İskender’in adımlarıyla canlanan bu topraklar, yüz bin nüfusun soluk alıp verdiği bir altın çağ yaşamış; zamanın çarkları döndükçe bu ihtişamlı isim kısalıp bükülerek Nikola ya da Nigolu haline gelmiştir.
Roma’nın tozlu taş tabletlerinde İsikoskonpos diye de anılan bu ova, bugün dahi bazı kaynaklarda Gaziantep’in göğsündeki Avasım nişanesiyle yad edilir. Abbasiler devrinde, sınırın uçlarında nöbet tutan bir kale, bir sığınak olan “Avasım”, İslahiye’nin stratejik kaderinin de bir mührüdür.
Ancak modern ismine kavuşmadan hemen evvel, burası bataklıkların nefesiyle boğulan, başıbozuk bir coğrafyanın, kontrol altına alınamayan bir hırçınlığın simgesiydi. Osmanlı’nın ıslah hamlesiyle gelen Fırka-i İslahiye ordusu, sadece asayişi değil, bu topraklara bugün taşıdığı ismini de bir mühür gibi vurdu.
Peki, bu düzen ve ıslah rüzgârlarından hemen önce; dağların arasına sıkışmış, bataklıkların içinde sessizliğe gömülmüş o son isim neydi? Modern İslahiye doğmadan hemen önce, bu hırçın coğrafya hangi isimle yankılanıyordu?
İlçe sınırı içerisinde Hititlerden, Bizansa, Abbasilerden, Asurlulara tarih boyunca birçok uygarlığın kalıntıları olsa da, Cumhuriyet öncesi bölgenin bataklık ve ormanlık alan olarak kalmasından dolayı tam bir yerleşke değil de konar göçerlerin kışla olarak kullandığı bir alan olarak öne çıkması, İslahiye öncesi net bir isim ile karşımıza çıkmamasına sebep oluyor. Ancak Nigolu olarak bilinen son isminden sonra birçok kaynakta İslahiye ve çevresi için Güğercinlik isminin kullanıldığına şahit oluyoruz.
Özellikle Anadolu’daki beylikler döneminde Dulkadiroğulları Beyliği ve Osmanlı Dönemi ile ilgili farklı konulardaki araştırma yazıları ve tezlerde İslahiye ve çevresine Güğercinlik ya da Güvercinlik denildiğine rastlıyoruz. Bu ismin kaynaklarına gelin beraber göz atalım…
1563 yılıyla ilgili Ashabü’l-Kehf Vakfı’na bağlı Kabaklar Cemaati ile ilgili hazırlanan bir raporda; “Kabaklar Cemaati, 1563 tarihinde Karamanlı’ya tabidir. (Bu tarihte Maraş’a bağlı iken günümüzde Osmaniye/Toprakkale çevresinde bulunan) Kınık’da ve (günümüzde Gaziantep/İslahiye İlçesi ile Hatay/ Hassa İlçesi arasında yer alan) Güvercinlik de kışlayıp, Binboğa da yaylamışlardır.” ifadeleri yer alırken Güvercinlik ismi İslahiye ile Hassa arasındaki alan için kullanılmıştır.
Yine Kahramanmaraş’ta gerçekleşen Uluslar Arası Dulkadir Beyliği Sempozyomu bildirgesinde de İslahiye için Güğercinlik isminin kullanıldığını görüyoruz. Burada ki ifadeler ise şu şekilde yer alıyor: “İlk başlarda Memlukların yanında yer alan bu beylik zaman zaman Osmanlılarla birlikte hareket etmiştir. Alâüddevle Bozkurt Bey zamanında gücünün zirvesine ulaşan Dulkadir Beyliğinin sınırları: Maraş, Elbistan, Afşin, Göksun, Andırın, Pazarcık, Kayseri, Zamantı (Pınarbaşı), … Güğercinlik (Islahiye Bölgesi), Trablusşam, Sis (Kozan) … kadar genişlemiştir. Ayrıca Çorum, Çankırı ve Sivas gibi yerlere kadar Dulkadir Türkmenleri yerleşmişlerdir.
Dr. Etnolog Aytaç Bozkuyu’nun Kadirli’ye bağlı Tozlu Köyü makalesinde de Güğercinlik / Güvercinlik ismine rastlıyoruz: ”1523 tarihli Maraş Tahrir Defteri’ne göre Dulkadir Vilayeti, Maraş ve Elbistan sancaklarından oluşmaktaydı. Elbistan Sancağı, Elbistan, Göksun, Gedik ve Çubuk olmak üzere dört nahiyeden oluşmaktaydı. Maraş sancağı ise Maraş, Keferdiz (Sakçagöz), Pazarcık, Güvercinlik (İslâhiye), Tiyek (Hassa), Kargulık, Kars (Kadirli) ve Andırın nahiyelerinden meydana gelmekteydi. Elbistan 1524 yılında itibaren kaza konumuna düştüğünü belgelerde görmekteyiz.”
Daha birçok araştırma ve tez yazılarında İslahiye ve bölgesi için özellikle beylikler döneminde ve Osmanlı döneminde Güğercinlik ya da Güvercinlik ismine rast geliyoruz. Bu da İslahiye’nin Cumhuriyet döneminde Türkçeleştirme çalışmaları yapılmadan önce de Nigolu olarak değil de yine Türkçe bir isim olan Güğercinlik olarak kullanıldığını gösteriyor.
Netice itibarıyla; İslahiye ve çevresi, Hititlerden Osmanlı’ya uzanan çok katmanlı bir kronolojiye sahip olsa da, modern ilçenin kurumsal temelinin hemen öncesindeki son tarihsel katman Güğercinlik nahiyesidir.
Mehmet OĞUZTÜRK
Araştırmacı Yazar
Bir Roma lejyonerinin matarasından dökülen sular kadar eski, farklı zamanlarda yankılanmış Hitit keskisiyle Asur kılıcı kadar keskin bir hafızanın beşiğidir bu coğrafya. Her bir zerresinde binlerce yılın tozunu taşıyan ve her rüzgarda yeniden uyanan bir devdir İslahiye Ovası. Amanoslar bir duvar gibi yükselirken yanı başında, bu duvarın kilidi ve hatta Suriye düzlüklerinden Mezopotamya‘nın derinliklerine açılan bir kapıdır aynı zamanda.
Siz bilirsiniz! İster Amanos Dağları’nın kapısı deyin isterseniz kadim tarihin geçit noktası. Kimine sınır karakolu olmuş bu topraklar, kimine kanlı savaşların gölgesinde askeri bir üst. Birileri gelip ekip biçmiş, üreyip çoğalmış ve izler bırakan medeniyet kurmuş, birileri gelip taştan tanrılar yaparak insanlığa hükmetmiş. I. Şuppiluliuma gibi gelip taşına şekil veren de olmuş, Büyük İskender gibi bir tepeden uçsuz ovasını izleyen de. Hz. Ömer‘in orduları gibi önce Anadolu’ya oradan da Avrupa’ya akın edenler de olmuş bu yolda. Ve bu uğurda peygamber mührünü öpen ulu bir zat bile şehit düşmüş bu toprakta. Nihai olarak her türlü amacına uygun mesken tutulmuş İslahiye. Kısacası tarih boyunca sadece Amanos Dağları ile Suriye düzlükleri arasındaki geçit kapısı değil aynı zamanda kadim tarihin bekçisi de olmuş bu coğrafya.
Çıkın bir tepeye ve izleyin manzarayı. Sonra kapatın gözlerinizi, derince bir nefes çekin içinize. Kulaklarınızı sadece tarihin sessiz çığlığına teslim edin ve dinleyin İslahiye’yi.
Rüzgar Amanoslardan aşağı doğru estiğinde, sadece serinlik getirmez; içinde biraz Hitit tozunu, biraz Bizans kederini, biraz da Selçuklu fethinin gururunu taşır. Fransız işgal güçlerinin ikmal ve lojistik yükünü taşıyan vagonlarını engellemek için tren yolu raylarını tahrip eden Kuvayi Milliye çetelerinin sesi yankılanır kulaklarınızda. Sonra Mısır‘ı fethe giden Pers askerlerinin ayak sesleri böler sessizliği. Ardından bir Hititli taş ustasının çekiç sesi tınlar yakınlardan. Ve usul usul bir zafer narası daha inler ötelerden. Yavuz Sultan Selim ve ordusunun Mercidabık Muharebesi’nden gelen seslerdir onlar. İslahiye artık Osmanlı Devleti‘nin bir parçası olmuştur o anda.
Biraz daha dinleyin, duyacaksınız. Derviş Paşa komutasındaki ıslah ordusunun at kişnemeleri ve kararlı adımları karışır ovanın rüzgarına. Fırka-i İslahiye‘nin bölgeye vurduğu mühürle, göçebe obaların yerleşik düzene geçiş fermanı yankılanır Nur Dağları’nın eteklerinde. Artık tüfek ve kılıç sesleri yerini toprağı işleyen saban seslerine bırakmış; asırlardır süren kargaşa, yerini devletin sarsılmaz sükunetine terk etmiştir. Bu sesler, sadece bir askeri harekatın değil, modern İslahiye’nin temellerinin atıldığı o tarihi dönüşümün ayak sesleridir. Uzunca dinlerseniz tarihin sessiz çığlığını; Paleolitik dönemden günümüze kadim mirasın eşssiz tınısını fısıldayacaktır rüzgar size. Sonra bir sessizlik belirir yine…
Ve sonra güneş Amanosların ardına devrilip İslahiye Ovası’na o kadim kızıllık çöktüğünde, tarih yeniden uyanır. O an anlarsınız ki; İslahiye sadece taşın ve toprağın adı değil, medeniyetlerin birbirine devrettiği sönmeyen bir meşaledir.
Netice itibarıyla İslahiye; sadece içinden geçilen bir yol değil, içinde biriktirilen bir hafızadır. Geçmişin bekçiliğini yapan bu topraklar, bugün bizlere ev sahipliği yaparken aslında büyük bir emaneti de sırtımıza yüklüyor. İslahiye’yi sevmek, sadece onun bereketli ovasını değil, o ovanın altında yatan devasa tarihi mirası da sahiplenmektir. Toprağın her santimi, altındaki binlerce yıllık mirası bugüne taşırken bizlere düşen, bu sessiz çığlığı gür bir sese dönüştürmektir. Bugünün İslahiye’si, sırtını yasladığı Amanoslar kadar dik, bereketli ovası kadar cömert kalacaksa; bu ancak geçmişin izlerini bugünün emeğiyle harmanlayarak mümkün olacaktır. Bu topraklar üzerinde yürürken, her adımımızda bir Hititli ustanın emeğine, bir Kuvayı Milliye neferinin cesaretine bastığımızı unutmamalıyız.
Zira İslahiye’yi korumak, sadece bir coğrafyayı değil, insanlığın ortak hafızasını savunmaktır.
Vesselam…
Mehmet OĞUZTÜRK
Yazar
Faili meçhul bir suikastın şehididir Muhsin Başkan.
Hem faili meçhul hem failini bulması gereken kurumlar meçhul. Kardeşim diyenler Devlet’in başındayken kardeşinin katledildiğini dahi ifade edemeyenlerin yani Devletin ta kendisinin kardeşidir Muhsin Başkan.
Yıllarca çok şeyler yazdık. Umutla bekledik. 2009’un 25 Mart’ında karlar altından gelecek umutlu haberi beklediğimiz gibi bekledik.
Vatan şehidinin suikaste uğradığını dillendirecek Devlet Baba’yı bekledik. Soğuk Keş Dağı gibi buz tutmuştu sanki yürekleri. Bir şey diyemediler.
Biz yine bekledik. Belki yüreği daha sıcak Devlet Ana’nın şefkatinden bir kıvılcım sıçrar dedik. Yüreği yanık Türk Milleti gibi yanmıştı sanki Devlet Ana’nın dilleri. O da sustu. O da bir şey diyemedi. Biz yine bekledik.
Alperenler bekledi, Millet bekledi, Furkan bekledi, Firuze bekledi, Fidan Anne bekledi…
Kimisi beklerken kavuştu Muhsin’ine kimisi buz tuttu, kimisi de unuttu. Çünkü öyle istedi birileri. Bekle, buz tut ve unut…
Ne yazsak boş biliyoruz. Bir gün birileri çıkıp delikanlıca BU BİR SUİKASTTİR! İşte bunlar da KATİLLERİ diyecektir. Biz görecek miyiz bilmem. Fidan Anne göremedi. Ökkeş Abi göremedi. Abdurrahim abi göremedi. Hüseyin abi göremedi.
Umarım torunlarımıza yük kalmaz bu dava. Belki yarın belki yarından da yakın çıkar bir Babayiğit…
25 Mart 2009’da suikast sonucu düşürülen helikopterde şehadete eren Muhsin Başkan’ı, Erhan Üstündağ, Yüksel Yancı, Murat Çetinkaya, Gazeteci İsmail Güneş ve Pilot Kaya İstektepe’yi rahmet, dua ve hüzünle anıyorum. Mekanları cennet olsun…
İsmail Güneş’in dediği gibi; ”Hala Bulamadınız mı?”
Mehmet OĞUZTÜRK