DOLAR

44,8986$% 0.06

EURO

52,9100% -0.05

GRAM ALTIN

6.876,79%-1,09

ÇEYREK ALTIN

11.210,00%-0,97

TAM ALTIN

44.682,00%-0,97

ONS

4.776,28%-0,90

Gaziantep PARÇALI AZ BULUTLU 16°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Pemba’nın İhtiyarları | Yılmaz Ali

ad826x90
ad826x90

Hint Okyanusu’nda Pemba adında bir ada var. Haritaya baksanız en fazla bir mercimek kadar yer kaplar. Evlerin boyunu aşan büyük yapraklı ağaçlarla süslenen bu adada, Kaskazini ve Kusuni adında iki şehir bulunmakta. Buradaki evlerin tamamı bir asrı devirmiş durumda.

Adaya adım attığım anda kendimi tozlu raflarda çıkartılan bir film afişinin içinde sandım. Teneke çatılı yorgun evler, sokak arasında unutulmuş bir zamanın sükûtunu taşıyor. Tıpkı kapısı çalınmayan bir ihtiyar gibi mahzun ve boynu bükük duruyor.

Evlerin en büyük yarası paslanmış çinko tavanlarıydı. Evin tepesindeki çatı tıpkı ihtiyarın kafasındaki hırpani bir takke gibi duruyor. Bu adanın genç ve güçlü rüzgarları var. Genç rüzgârlar okyanusun üzerinde oluşan bir bulut kümesini önüne katıp getirir. Tek tük damlaların düştüğü paslı tenekedeki tozları kaldırır. Ardından bir şimşek eşlik eder rüzgârın getirdiği bulutlara ve yağmur damlaları düzensiz bir ordu halinde çöker harabe evlerin üzerine. O köhne evler, dizlerinin bağı çözülmüş ihtiyar gibi çaresiz kalır. Çok geçmeden saçaklardan dökülen yağmur suyu şarıl şarıl akmaya başlar. Ömrünü çoktan tamamlayan teneke damın çürüyen yerlerinden sızan damlalar tap tap iner evin içine. Ev halkı çaresizce güvenli bir kenara çekilip yağmurun dinmesini beklerler. Bu gizemli adada sadece rüzgârları inzivaya çekildiğinde bir sükût çöker adaya. Hep yağmur ve fırtına getirmez, bazen de bunaltıcı sıcaklarda serin bir nefes olur adaya.

Virane evlerden geriye zamanın ve ihmalin acımasız izleri kalmış. Bu evlerin dili olsa kim bilir neler neler anlatır. Kâh gözlerini dünyaya açan bir bebeğin ağlama sesi kâh ebediyete göçen birinin ardından yakılan ağıtlar yankılanmış sıvası dökülen duvarlarında. Evdeki en mahrem sırların canlı tanığı kapı eşikleri olur. O kapı ki; binlercesine hoş geldin, bir o kadarına da güle güle demiştir menteşe gıcırtısıyla. Bu köhne evlerin kapısı kimi zaman mutluluğa açılmış kimi zaman hüzne ve kedere. Nice yolcuların gelip geçtiği hana benzer bu adanın virane evleri.

Sokağa gelişigüzel atılan çöplerin yanı başında seyyar satıcıların tezgâhları sıralanıyor. Ne seyyar satıcılar ne de gelip geçen müşterileri şikâyetçi bu çöp yığınından. Toz, toprak, çöpler, pis kokular ve gürültü adanın sokaklarında sarmaş dolaş. Her evin önünde birileri oturur. Bazen akşam yemeğinin telaşına düşen bir kadının patatesleri soymasına bazen de sırtını duvara yaslayan yaşlı bir adamın uzaklara dalan bakışlarına şahitlik ediyor insan. Bazen de kızının saçlarındaki bitleri ayıklayan bir anne takılır gözünüze. Öte tarafta ise çocuğuna Afrika örgüsü yapan bir kadın ve onun etrafında kümelenen insanların meraklı bakışlara rastlarsınız. En çok da dizleri çıplak, ayakları yalın sıska çocukları görürsünüz ipleri sarkmış meşin bir topun peşinden.

ad826x90

Aradığını bir türlü bulamayan birinin telaşı içindeyim. Bu adada zaman denen kavram eski bir tarihte durmuştu sanki. Belli ki bu şehir bir zamanlar çok ama çok renkliymiş. Bir yerde büyü bozulmuş ve sanki biri zamanın şalterini indirmiş bu adada. Burada neden-niçin sorusu kafanızdan hiç çıkmıyor. Örneğin dört bir yanı okyanusla kuşatılan bir yerde insanlar neden balık avlamaz? Neden kimse evine bakım yapmaz? Neden kimse sorulan soruya cevap vermez? Kafamda cevap bekleyen sorular zincir halkaları gibi uzayıp gidiyor. Kafama takılan soruların cevabını aramaya koyuldum. Her önüme gelene sual ettim bu kentin ahvalini. Ancak soru sorduklarım kendi aralarında anlaşmış gibi ketum kesildiler. Bazen rüya mı görüyorum diye çimdikledim kendimi. Nasıl olur da önünde son model arabaların olduğu evler, bu denli bakımsız olur? Sanki can çekişen bir ihtiyarı andırıyor bu kentin her hanesi. Bu içler acısı durum adadaki otellerde de farklı değil.
Kaldığım otelin hâli de içler acısıydı. Kaldığım şehirde yedi otel vardı ve hiçbirini beğenmedim. Ancak başka seçeneğim olmadığı için sonuncu otelde kalmaya karar verdim. Diğer otellerden tek farkı deniz manzarası anlamına gelen ismiydi. Kaldı ki odam deniz manzaralı falan değil. Burada bir deprem olsa –ki dilerim hiçbir yerde olmaz- bu koca şehir yerle yeksan olur.

Heybetli baobab, vahşi mango, ikonik akasya ve sosis ağaçları adanın evlerine tepeden bakarlar. Aralarında sivrilen tropikal palmiye ağaçları adanın doğal bitki örtüsüne zenginlik katıyor. Düzensiz ekilen muz bahçeleri ve birbirinden ilginç ağaçlar süslüyor bu adanın dört bir yanını. Ağaçlar, botanik bir bahçeyi andıran adanın üzerini yemyeşil bir battaniye gibi örtse de hiçbir evin önünde ne bir saksı ne de çiçek gördüm.
İlgimi çeken bir diğer konu ise şehrin her yerinde vakit namazlarında hınca hınç dolan camilerin olması. Ne yazık ki tıpkı evler gibi camilerin hâlleri de içler acısıydı. Günbatımına doğru bir camiye girdim. Batmakta olan güneşin ışıkları pencerelerden içeriye süzülüyordu. İçerideki toz taneleri havada asılı kalan altın parçaları gibi parlıyordu. Sıvası dökülen yerlerde paslı demirler ortaya çıkmış. Vernikleri solmuş, yer yer çatlaklar oluşan cümle kapısının bazı yerleri çürümüştü. Kapıdaki pirinç tokmağın yüzeyi dokunan binlerce elin izini taşır gibiydi. İçeride nem ve burun sızlatan kesif bir küf kokusu hâkim. Camları kırık pencerelerin neden tamir edilmediğini düşünmeden edemedim. Zemine serilen kilimler geçen zamana daha fazla direnememiş, üzerinde sökükler ve yırtıklar oluşmuş. Duvardaki hat levhaları aşınmış, bazı yerleri tamamen silinmiş. Her köşesinde binlerce duayı saklıyor gibiydi.

Kusini şehrinde genç kalabilen tek şey gücü tükenmeyen rüzgârlardı. Hint Okyanusu’nun pürüzsüz yüzeyine dokunduğunda bir heykeltıraş gibi şekiller çizmeye başlar. Suyun yüzeyine değdiği ilk anlarda pürüzsüz saten örtüsünde küçük kırışıklıklar oluşturuyor. Bazen o kadar şiddetli eser ki ona dayanamayan okyanus hıncını dövdüğü kıyılardan alıyor. Hafif çalan ıslık sesi onun adaya ulaştığını haber ediyor. Daha önce de dediğim gibi burada rüzgârlar hep genç ve güçlü atletler gibi koşar. Beraberinde getirdiği iyot kokusu burunlarda sızı, gözlerde yanma hissi uyandırır. Geceleri sakin geçse de rüzgâr her sabah bir ejderha gibi genç ve güçlü uyanır.

Bu adadaki herkesin basireti bağlanmış sanki. Ada halkı sorulan her soru karşısında dilini yutmuş gibi sessiz kalır. Örneğin eczanenin karşısındaki dükkânlara girip eczaneyi soruyorum, hiçbiri çıkıp da eczane karşıda diyemiyor. Onu da geçtim bir banka tabelasının altında meyve tezgâhı kuran satıcıya aynı bankayı soruyorum o bile cevap veremiyor. Oysa sorduğun bankanın tabelasının altında ürünlerini satıyor. Bu kadarı da olmaz deyip bir berbere girdim ve ona burada tavsiye edebileceğin bir berber var mı diye sordum. O da bön bön baktı yüzüme.
Kafam allak bullak otele dönerken yol kenarında trafik kontrolü yapan bir kadın ve bir erkek polise denk geldim. Erkek olanının üzerinde beyaz üniforma, ayağında yıpranmış bir rugan ayakkabı, belinde sarı şeritleri olan siyah kemer, kolunda siyah-beyaz çift kazık rütbe ve ön tarafında gümüş arması olan siyah siperli beyaz şapkası vardı. Kadın memurun üzerinde ise haki renk bir üniforma, belinde örgülü siyah bir kemer, kafasında ise üniforma renginde bir şapka vardı. Kadın polisle göz göze gelince gayri ihtiyari selam verdim. O da yerel dilde bir şeyler söyledi ama anlayamadım. O da beyaz üniformalı memuru çağırdı. Neyse ki adı Msemo olan o memur iyi İngilizce konuşuyordu. Konuşma sırasında trafik kontrolünün amacı sürücülere ceza yazmak değil, onları uyarmak ve olası kötü bir durumun önüne geçmektir dedi. Sizinle bir fotoğraf çekebilir miyim dedim.

ad826x90

Normalde yasakmış, zaten daha önce de birkaç polise sordum ve yasak olduğunu söylemişlerdi. Samimiyetime inanarak ve paylaşmamam koşuluyla izin verdi. Onlara içecek bir şeyler ikram etmek istedim ama kabul etmediler. Memurlar görev başında gelen hiçbir ikramı kabul etmiyorlarmış. Birkaç sürücüyü durdurup ehliyet ve evrak kontrolü yaptılar. Msemo, ada halkının davranış biçimini taşımıyordu. Bu denli normal olan birinin Pembalı olamayacağını düşündüm. Merak edip nereli olduğunu sorduğumda göğsünü kabartarak “Arushalıyım” dedi. Meğer Tanzanya’da Arusha, bizim tabirle yiğidin harman olduğu yermiş. Pemba adasında normal birine denk gelmek iyi geldi bana. Msemo ve mesai arkadaşına teşekkür edip yoluma devam ettim.

Buranın yerel halkı Svahili dilini konuşur. Teknolojinin nimetlerinden faydalanıp günlük hayatta kullanılan birkaç cümle öğrendim. Yerel dilden konuştuğumda verecekleri tepkiyi merak ediyordum. Patlamış mısır satan bir kadının tezgâhına yanaşıp “Habari yako?” (nasılsın?) diye sordum. Kadın istifini bozmadan “Unataka nini?” oldu. Hemen telefona baktım, meğer ne istiyorsun diyormuş. Tepki vermeden ayrıldım oradan.

Anladım ki bu adanın halkıyla anlaşmam mümkün değil. Limana gitmek için bir taksi çevirdim. Önce limana gitmek istediğimi söyledim. Araç hareket edince adama “Hujambo” (merhaba) dedim. Adam hiç istifini bozmadan “Poa poa” (iyiyim) dedi. Kendi dillerinden konuşmam ona da ilginç gelmedi. Bu kadarı da fazla deyip adadan ayrılmaya karar verdim.

Belli ki minarelerinden beş vakit ezan sesi yükselen bu adanın halkı, ihtiyarlara hürmeti unutmuş. Havalimanında uçuş saatini beklerken Erzurumlu bir adamla tanıştım. Adı Abdullah olan bu adam dokuz yıldır Afrika’da yaşadığını söyledi. Hint Okyanusu’nun ortasındaki bu adada bir Türk’e rastladığım için hem şaşırdım hem de sevindim. Sohbet arasında bir yardımlaşma derneğinin kurucusu olduğunu söyledi. Adaya da iftar programları düzenlemeye gelmiş. Her ramazan ayında en az on akşam iftar yemekleri verdiğini söyledi. Adanın virane evlerinden çok etkilendiğimi söyleyince tebessüm etti

Meğer ada sakinleri yardımlardan faydalanmak için evlerini olabildiğince eski gösteriyorlarmış. Çünkü her ramazan ayı ve kurban bayramlarında birçok dernek gelirmiş buraya. Evlerin durumu ne kadar kötü olursa o kadar çok yardım alıyorlarmış. Bu düpedüz sahtekârlık sayılır. Bütün vakit namazlarında alınları secdeye değen bu insanlar çıkarları için hileli yola başvuruyorlarmış. Dernek ve vakıfların bu coğrafyada cirit atmalarının bir nedeni de bu sefil görüntü olsa gerek.

ad826x90

Yılmaz Ali
Yazar

Bu yazıdaki fikirler yazarına ait olup, sitemizin yayın politikasını veya kurumsal duruşunu bağlamaz; tüm sorumluluk yazara aittir.
ad826x90
ad826x90
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

HIZLI YORUM YAP