DOLAR

46,1367$% 0.02

EURO

53,3402% 0.06

GRAM ALTIN

6.191,37%-2,02

ÇEYREK ALTIN

10.283,00%-1,96

TAM ALTIN

41.039,00%-1,96

ONS

4.177,69%-1,95

Gaziantep PARÇALI AZ BULUTLU 25°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Yılmaz Ali

Yılmaz Ali

21 Nisan 2026 Salı

Pemba’nın İhtiyarları | Yılmaz Ali

Pemba’nın İhtiyarları | Yılmaz Ali
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hint Okyanusu’nda Pemba adında bir ada var. Haritaya baksanız en fazla bir mercimek kadar yer kaplar. Evlerin boyunu aşan büyük yapraklı ağaçlarla süslenen bu adada, Kaskazini ve Kusuni adında iki şehir bulunmakta. Buradaki evlerin tamamı bir asrı devirmiş durumda.

Adaya adım attığım anda kendimi tozlu raflarda çıkartılan bir film afişinin içinde sandım. Teneke çatılı yorgun evler, sokak arasında unutulmuş bir zamanın sükûtunu taşıyor. Tıpkı kapısı çalınmayan bir ihtiyar gibi mahzun ve boynu bükük duruyor.

Evlerin en büyük yarası paslanmış çinko tavanlarıydı. Evin tepesindeki çatı tıpkı ihtiyarın kafasındaki hırpani bir takke gibi duruyor. Bu adanın genç ve güçlü rüzgarları var. Genç rüzgârlar okyanusun üzerinde oluşan bir bulut kümesini önüne katıp getirir. Tek tük damlaların düştüğü paslı tenekedeki tozları kaldırır. Ardından bir şimşek eşlik eder rüzgârın getirdiği bulutlara ve yağmur damlaları düzensiz bir ordu halinde çöker harabe evlerin üzerine. O köhne evler, dizlerinin bağı çözülmüş ihtiyar gibi çaresiz kalır. Çok geçmeden saçaklardan dökülen yağmur suyu şarıl şarıl akmaya başlar. Ömrünü çoktan tamamlayan teneke damın çürüyen yerlerinden sızan damlalar tap tap iner evin içine. Ev halkı çaresizce güvenli bir kenara çekilip yağmurun dinmesini beklerler. Bu gizemli adada sadece rüzgârları inzivaya çekildiğinde bir sükût çöker adaya. Hep yağmur ve fırtına getirmez, bazen de bunaltıcı sıcaklarda serin bir nefes olur adaya.

Virane evlerden geriye zamanın ve ihmalin acımasız izleri kalmış. Bu evlerin dili olsa kim bilir neler neler anlatır. Kâh gözlerini dünyaya açan bir bebeğin ağlama sesi kâh ebediyete göçen birinin ardından yakılan ağıtlar yankılanmış sıvası dökülen duvarlarında. Evdeki en mahrem sırların canlı tanığı kapı eşikleri olur. O kapı ki; binlercesine hoş geldin, bir o kadarına da güle güle demiştir menteşe gıcırtısıyla. Bu köhne evlerin kapısı kimi zaman mutluluğa açılmış kimi zaman hüzne ve kedere. Nice yolcuların gelip geçtiği hana benzer bu adanın virane evleri.

Sokağa gelişigüzel atılan çöplerin yanı başında seyyar satıcıların tezgâhları sıralanıyor. Ne seyyar satıcılar ne de gelip geçen müşterileri şikâyetçi bu çöp yığınından. Toz, toprak, çöpler, pis kokular ve gürültü adanın sokaklarında sarmaş dolaş. Her evin önünde birileri oturur. Bazen akşam yemeğinin telaşına düşen bir kadının patatesleri soymasına bazen de sırtını duvara yaslayan yaşlı bir adamın uzaklara dalan bakışlarına şahitlik ediyor insan. Bazen de kızının saçlarındaki bitleri ayıklayan bir anne takılır gözünüze. Öte tarafta ise çocuğuna Afrika örgüsü yapan bir kadın ve onun etrafında kümelenen insanların meraklı bakışlara rastlarsınız. En çok da dizleri çıplak, ayakları yalın sıska çocukları görürsünüz ipleri sarkmış meşin bir topun peşinden.

Aradığını bir türlü bulamayan birinin telaşı içindeyim. Bu adada zaman denen kavram eski bir tarihte durmuştu sanki. Belli ki bu şehir bir zamanlar çok ama çok renkliymiş. Bir yerde büyü bozulmuş ve sanki biri zamanın şalterini indirmiş bu adada. Burada neden-niçin sorusu kafanızdan hiç çıkmıyor. Örneğin dört bir yanı okyanusla kuşatılan bir yerde insanlar neden balık avlamaz? Neden kimse evine bakım yapmaz? Neden kimse sorulan soruya cevap vermez? Kafamda cevap bekleyen sorular zincir halkaları gibi uzayıp gidiyor. Kafama takılan soruların cevabını aramaya koyuldum. Her önüme gelene sual ettim bu kentin ahvalini. Ancak soru sorduklarım kendi aralarında anlaşmış gibi ketum kesildiler. Bazen rüya mı görüyorum diye çimdikledim kendimi. Nasıl olur da önünde son model arabaların olduğu evler, bu denli bakımsız olur? Sanki can çekişen bir ihtiyarı andırıyor bu kentin her hanesi. Bu içler acısı durum adadaki otellerde de farklı değil.
Kaldığım otelin hâli de içler acısıydı. Kaldığım şehirde yedi otel vardı ve hiçbirini beğenmedim. Ancak başka seçeneğim olmadığı için sonuncu otelde kalmaya karar verdim. Diğer otellerden tek farkı deniz manzarası anlamına gelen ismiydi. Kaldı ki odam deniz manzaralı falan değil. Burada bir deprem olsa –ki dilerim hiçbir yerde olmaz- bu koca şehir yerle yeksan olur.

Heybetli baobab, vahşi mango, ikonik akasya ve sosis ağaçları adanın evlerine tepeden bakarlar. Aralarında sivrilen tropikal palmiye ağaçları adanın doğal bitki örtüsüne zenginlik katıyor. Düzensiz ekilen muz bahçeleri ve birbirinden ilginç ağaçlar süslüyor bu adanın dört bir yanını. Ağaçlar, botanik bir bahçeyi andıran adanın üzerini yemyeşil bir battaniye gibi örtse de hiçbir evin önünde ne bir saksı ne de çiçek gördüm.
İlgimi çeken bir diğer konu ise şehrin her yerinde vakit namazlarında hınca hınç dolan camilerin olması. Ne yazık ki tıpkı evler gibi camilerin hâlleri de içler acısıydı. Günbatımına doğru bir camiye girdim. Batmakta olan güneşin ışıkları pencerelerden içeriye süzülüyordu. İçerideki toz taneleri havada asılı kalan altın parçaları gibi parlıyordu. Sıvası dökülen yerlerde paslı demirler ortaya çıkmış. Vernikleri solmuş, yer yer çatlaklar oluşan cümle kapısının bazı yerleri çürümüştü. Kapıdaki pirinç tokmağın yüzeyi dokunan binlerce elin izini taşır gibiydi. İçeride nem ve burun sızlatan kesif bir küf kokusu hâkim. Camları kırık pencerelerin neden tamir edilmediğini düşünmeden edemedim. Zemine serilen kilimler geçen zamana daha fazla direnememiş, üzerinde sökükler ve yırtıklar oluşmuş. Duvardaki hat levhaları aşınmış, bazı yerleri tamamen silinmiş. Her köşesinde binlerce duayı saklıyor gibiydi.

Kusini şehrinde genç kalabilen tek şey gücü tükenmeyen rüzgârlardı. Hint Okyanusu’nun pürüzsüz yüzeyine dokunduğunda bir heykeltıraş gibi şekiller çizmeye başlar. Suyun yüzeyine değdiği ilk anlarda pürüzsüz saten örtüsünde küçük kırışıklıklar oluşturuyor. Bazen o kadar şiddetli eser ki ona dayanamayan okyanus hıncını dövdüğü kıyılardan alıyor. Hafif çalan ıslık sesi onun adaya ulaştığını haber ediyor. Daha önce de dediğim gibi burada rüzgârlar hep genç ve güçlü atletler gibi koşar. Beraberinde getirdiği iyot kokusu burunlarda sızı, gözlerde yanma hissi uyandırır. Geceleri sakin geçse de rüzgâr her sabah bir ejderha gibi genç ve güçlü uyanır.

Bu adadaki herkesin basireti bağlanmış sanki. Ada halkı sorulan her soru karşısında dilini yutmuş gibi sessiz kalır. Örneğin eczanenin karşısındaki dükkânlara girip eczaneyi soruyorum, hiçbiri çıkıp da eczane karşıda diyemiyor. Onu da geçtim bir banka tabelasının altında meyve tezgâhı kuran satıcıya aynı bankayı soruyorum o bile cevap veremiyor. Oysa sorduğun bankanın tabelasının altında ürünlerini satıyor. Bu kadarı da olmaz deyip bir berbere girdim ve ona burada tavsiye edebileceğin bir berber var mı diye sordum. O da bön bön baktı yüzüme.
Kafam allak bullak otele dönerken yol kenarında trafik kontrolü yapan bir kadın ve bir erkek polise denk geldim. Erkek olanının üzerinde beyaz üniforma, ayağında yıpranmış bir rugan ayakkabı, belinde sarı şeritleri olan siyah kemer, kolunda siyah-beyaz çift kazık rütbe ve ön tarafında gümüş arması olan siyah siperli beyaz şapkası vardı. Kadın memurun üzerinde ise haki renk bir üniforma, belinde örgülü siyah bir kemer, kafasında ise üniforma renginde bir şapka vardı. Kadın polisle göz göze gelince gayri ihtiyari selam verdim. O da yerel dilde bir şeyler söyledi ama anlayamadım. O da beyaz üniformalı memuru çağırdı. Neyse ki adı Msemo olan o memur iyi İngilizce konuşuyordu. Konuşma sırasında trafik kontrolünün amacı sürücülere ceza yazmak değil, onları uyarmak ve olası kötü bir durumun önüne geçmektir dedi. Sizinle bir fotoğraf çekebilir miyim dedim.

Normalde yasakmış, zaten daha önce de birkaç polise sordum ve yasak olduğunu söylemişlerdi. Samimiyetime inanarak ve paylaşmamam koşuluyla izin verdi. Onlara içecek bir şeyler ikram etmek istedim ama kabul etmediler. Memurlar görev başında gelen hiçbir ikramı kabul etmiyorlarmış. Birkaç sürücüyü durdurup ehliyet ve evrak kontrolü yaptılar. Msemo, ada halkının davranış biçimini taşımıyordu. Bu denli normal olan birinin Pembalı olamayacağını düşündüm. Merak edip nereli olduğunu sorduğumda göğsünü kabartarak “Arushalıyım” dedi. Meğer Tanzanya’da Arusha, bizim tabirle yiğidin harman olduğu yermiş. Pemba adasında normal birine denk gelmek iyi geldi bana. Msemo ve mesai arkadaşına teşekkür edip yoluma devam ettim.

Buranın yerel halkı Svahili dilini konuşur. Teknolojinin nimetlerinden faydalanıp günlük hayatta kullanılan birkaç cümle öğrendim. Yerel dilden konuştuğumda verecekleri tepkiyi merak ediyordum. Patlamış mısır satan bir kadının tezgâhına yanaşıp “Habari yako?” (nasılsın?) diye sordum. Kadın istifini bozmadan “Unataka nini?” oldu. Hemen telefona baktım, meğer ne istiyorsun diyormuş. Tepki vermeden ayrıldım oradan.

Anladım ki bu adanın halkıyla anlaşmam mümkün değil. Limana gitmek için bir taksi çevirdim. Önce limana gitmek istediğimi söyledim. Araç hareket edince adama “Hujambo” (merhaba) dedim. Adam hiç istifini bozmadan “Poa poa” (iyiyim) dedi. Kendi dillerinden konuşmam ona da ilginç gelmedi. Bu kadarı da fazla deyip adadan ayrılmaya karar verdim.

Belli ki minarelerinden beş vakit ezan sesi yükselen bu adanın halkı, ihtiyarlara hürmeti unutmuş. Havalimanında uçuş saatini beklerken Erzurumlu bir adamla tanıştım. Adı Abdullah olan bu adam dokuz yıldır Afrika’da yaşadığını söyledi. Hint Okyanusu’nun ortasındaki bu adada bir Türk’e rastladığım için hem şaşırdım hem de sevindim. Sohbet arasında bir yardımlaşma derneğinin kurucusu olduğunu söyledi. Adaya da iftar programları düzenlemeye gelmiş. Her ramazan ayında en az on akşam iftar yemekleri verdiğini söyledi. Adanın virane evlerinden çok etkilendiğimi söyleyince tebessüm etti

Meğer ada sakinleri yardımlardan faydalanmak için evlerini olabildiğince eski gösteriyorlarmış. Çünkü her ramazan ayı ve kurban bayramlarında birçok dernek gelirmiş buraya. Evlerin durumu ne kadar kötü olursa o kadar çok yardım alıyorlarmış. Bu düpedüz sahtekârlık sayılır. Bütün vakit namazlarında alınları secdeye değen bu insanlar çıkarları için hileli yola başvuruyorlarmış. Dernek ve vakıfların bu coğrafyada cirit atmalarının bir nedeni de bu sefil görüntü olsa gerek.

Yılmaz Ali
Yazar

Bu yazıdaki fikirler yazarına ait olup, sitemizin yayın politikasını veya kurumsal duruşunu bağlamaz; tüm sorumluluk yazara aittir.
Devamını Oku

Sanatın Yıkıcı Gücü | Yılmaz ALİ

Sanatın Yıkıcı Gücü | Yılmaz ALİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Şimdi elinizde ne iş varsa bir kenara bırakın ve bu yazıyı okuyun. Çünkü hiçbir iş geleceğimizden daha önemli değildir. Okullarda öğretmenlerimizi ve çocuklarımızı katlediyorlar. Öğretmenlerinin önünde ceketini ilikleyen bir nesilden öğretmenine silah çeken bir nesile nasıl geldik? Bu, hepimizin üzerine düşünmesi gereken bir konudur.

Sırf öğretmeni çocuğuna kızdı diye okul basan velilerin olduğunu hepimiz biliyoruz. Belki o zaman fark edilmedi ama ipin ucu orada kaçtı. Kimse kusura bakmasın ama bu tarz olaylar münferit sayılıp unutulduğu için bu günlere geldik. Uzun lafın kısası yapılan
o barbarlık, şiddetin bu seviyelere gelmesine neden oldu. Ne yazık ki empati yeteneğini yitiren bir toplum olduk.

Ben de bir babayım ve ilkokul dördüncü sınıfa giden bir çocuğum var. Oğlumun okulundan oldukça memnunum. Her sabah çocuğu okula bırakırken okul müdürünü kapı önünde görüyorum. Bizim emanetimizi teslim aldığını bütün veliler bilir. Ayaküstü velilerle sohbet eder ama bir yandan da çevreyi gözetler. Bu anlamda müdürüme bütün veliler adına minnet borçluyum. Ayrıca sınıfındaki bütün çocukları kendi öz evladı gibi gören bir sınıf öğretmenimiz var. Kocaman bir teşekkürü de ona borçluyum. Eminim ki benim çocuğum bu okuldan mezun olduğunda hem müdürüyle hem de öğretmeniyle bağını kesmeyecektir.

Şimdi gelelim yazının başlığına. Toplumsal bağları güçlendiren, kültürel mirası nesilden nesile aktaran ve aynı zamanda topluma yön veren sanat, bir toplumun gelişmesinde önemli rol oynar. Sanatsal faaliyetler genelde yapıcı etkisi olur ve topluma yararlı olur.

Toplumda önemli bir yere sahip olan edebiyat, tiyatro ve sinema hem bireysel hem de toplumsal düzeyde güçlü etkiler yaratan, bir anlamda topluma yön veren sanat dallarıdır. Genelde eşitsizlik, ayrımcılık, yolsuzluk, çevre sorunları gibi konuları işleyerek toplumsal bilinç oluşturarak alternatif çözüm yolları sunar. Her evde televizyon var ama kitaplık yok. Bu durumda topluma yön verme işi televizyonlara
kalıyor.

Türk dizileri yurt dışına ihraç edilmeye başladığında sektörün başarılı olduğunu düşünenler çok oldu. Eğer bir şey para ediyorsa toplumda başarılıdır algısı oluşturuldu. Bu materyalist bakış açısı, insani ve ahlaki değerleri sadece ekonomik getiri üzerinden değerlendiren bir anlayışı yansıtır. Oysa hayatta en değerli şeyin paranın satın alamayacağı şeyler olduğunu unutmamak gerekir.

Dizi sektörünün ekonomisi milyon dolarlara dayanınca kapitalist sistem devreye girdi. Böylece sanat toplum için değil, para için yapılmaya başlandı. Bu da tehlikenin kapılarını sonuna kadar açtı. Tam da burada sanatın yıkıcı gücü devreye giriyor.

Şimdi buyurun biraz da televizyon programları üzerine konuşalım. Gündüz kuşağı programlarının içeriklerini söylemeye gerek yok. Her türlü rezillik ekranlara taşınıyor. Bu tarz programların Türk aile yapısını hedef aldığını ve dolayısıyla bilerek yapıldığını düşünüyorum. Zira ekran karşısında gördüklerimiz ve duyduklarımız karşısında şaşıp kalıyoruz. Çok affedersiniz ama kepazelik paçadan akıyor ama gelin görün ki kimse bu programlara dur demiyor.

Benzer durum spor programları için de geçerli. Eski futbolcular ve hakemlerden oluşan yorumcular da televizyonlarda kavga ediyorlar. Karşılıklı hakaretler, restleşmeler ve hatta küfür bile ediliyor. Ekrandaki kavgaların yansımalarını taraftarlarda görebiliyoruz. Bir de onları aratmayan siyaset programları var ki sormayın gitsin. En fenası da onlardır. Kadro genelde profesör, siyaset bilimci, gazeteci ve siyasetçilerden oluşur.

Biri eline tutuşturulan vileda sopasıyla ekranda bir şeyler anlatır. O programlarda da tansiyonun yükseldiği zamanlar olur. Tartışma alevlendiğinde unvanların hiçbir önemi kalmıyor. Kimse kimseye tahammül edemediği gibi profesörü de siyasetçisi de gazetecisi de bağırır durur. Kim bilir belki de en büyük sorunumuz iletişimdir.

Akşam olunca dizi filmleri devreye giriyor. Her kanalda farklı bir dizi ama hepsinin konu başlıkları birbirine benzer durumda. Her dizinin yazarı, yönetmeni ve senaristi farklı olsa da hepsinde şiddet, kavga, aldatma ve çirkin ilişkiler var. İçinde silah olmayan, mafya olmayan, insan öldürmeyen, çarpık ilişkiler olmayan bir film yok. Üstelik bununla da kalmıyor dilimizi de kötü kullanıyorlar. Unutmayın bir ulus varlığını ancak diliyle sürdürebilir.

Bazen öyle bir şey oluyor ki seyirci farkında olmadan katil karakterine hayranlık duyuyor. Bunların tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Bunun topluma bir iz düşümü olduğu su götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

Şimdi hepinize bir sorum olacak. Söyleyin bakalım böyle bir ortamda sağlıklı nesiller yetiştirmek mümkün mü? Genç nesil zamanının çoğunu sosyal medyada bu filmleri izlemekle geçiriyor.

Dost acı söyler. Suçu tamamen televizyon ve filmlere bağlamak doğru değil. Haberiniz olsun, bu işin ucu daha kötü yerlere gidiyor. Okullarımız çocuklarımızın ikinci evleri değil midir? Unutmayın çocukluk insanlığın anavatanıdır ve en iyi şekilde korunmalıdır.

Buradan başta idareciler olmak üzere toplumun her kesimine sesleniyorum. Hepimize görevler düşüyor. Bu konuda öğretmen ve okul idarecilerine kulak vermemiz gerekiyor.

YILMAZ ALİ
Yazar

“Yazarlar tarafından belirtilen görüş ve fikirler tamamen yazarların kendi görüşleri olup, Mert TV’nin görüşlerini yansıtmamaktadır. Yazıların hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.”

Devamını Oku

Zeki, Çevik ve Ahlaklı | Yılmaz ALİ

Zeki, Çevik ve Ahlaklı | Yılmaz ALİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Spor ahlakı; sporcunun rakibine ve kendisine olan saygısının ifadesidir. Spor ahlakı; sportmenlik (fair play) sağlığa, birlik ve beraberliğe, kardeşliğe, dostluğa dayanan insani değerlerin tamamıdır. Sözlerinden önce ulu önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü iyi anlamamız gerekir. Atatürk, spora ve sporcuya önem veren büyük bir liderdi. Onun için sporcunun sportif anlamda başarılı olması kadar ahlaklı olması daha önemliydi.

“Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” sözü Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün milletimize miras olarak bıraktığı çok değerli bir sözdür. Atatürk dile getirdiği bu cümle ile sporcuların sadece yetenekli olmaları değil, aynı zamanda ahlaklı ve dürüst olmaları gerektiğine vurgu yapmıştır.

Son zamanlarda spor müsabakalarında ahlakla bağdaşmayan olaylar görmekteyiz. Günümüzde birçok spor alanında zeki ve çevik olmayı başaran bazı sporcular kazanmak uğruna ahlaklı olmayı başaramıyorlar. Ülkemizdeki en popüler spor futbol olduğu için örnekleri futboldan vermek istiyorum. Örneğin bir futbol maçında kendisine faul yapılmadığı halde dakikalarca yerde kıvranan bir sporcunun ahlaklı olduğu söylenebilir mi? Peki, top eline değdiği halde ısrarla değmediğini savunan bir sporcuya ne demeli? Elbette iş sadece bununla da bitmiyor. Ne yazık ki ahlaksız olanlar sadece sporcular değil. Dürüst olmak gerekirse liste biraz kabarık.

Bu kötü gidişattan kulüp başkanlarının da rolü büyük. Durumun ne kadar vahim olduğunu anlamak için güzide spor kulüplerimizin başkan ve yöneticilerinin verdikleri demeçlere bakmamız gerekiyor. Kendisine uzatılan mikrofona ahlaktan yoksun açıklamalarla topluma kötü örnek olabiliyor. Oysa o kulüpleri temsil eden yönetici sıfatındaki bu kişilerin söylemlerine çok dikkat etmeleri gerekir. Taraftarına şirin gözükmek için verdikleri seviyesiz demeçlerle Türk sporunun ileri gitmesi hayalden ibarettir. Verilen bu demeçler taraftar üzerinde olumsuz etki oluşturuyor. Zira yapılan sportif müsabakalarda taraftarın yaptığı kötü tezahüratlar, hatalar zincirine bir halka olarak ekliyor.

Meselenin bir ayağı da spor yorumculuğuna soyunan eski hakemlerdir. Tecrübeli bir hakemin spor müsabakalarını yorumlaması gayet doğaldır. Ancak bu kişilerin milyonlar önünde işlerini yaparken taşıdıkları sorumluluğun bilincinde olmaları gerekiyor. Bu arada hepsi kabahatli demek istemiyorum.

Çünkü bunların içinde işini gayet iyi yapan yorumcular da var. Lakin bir kulübe, belli bir zümreye veya taraftar grubuna şirin görünmek için yanlışa doğru, doğruya ise yanlış dememeleri gerekiyor.

İnsanız ve hepimiz hata yapabiliriz. Yeter ki art niyet olmasın. Eğer ortada bir haksızlık varsa buna da hukuki yolların dışına çıkmadan itiraz edilmelidir.

Bu anlamda sporun içinde olan herkese Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” sözünü hatırlatmayı kendime görev sayarım. Sportmenlik ve spor ahlakını yeni nesillere aşılamak hepimizin görevidir. Sporcular da gelecek nesillere örnek olmaya özen göstermelidir. Hep beraber Zeki, Çevik ve Ahlaklı sporcuların olduğu yeni nesiller için el ele verelim.

Yılmaz Ali
Yazar

Devamını Oku

Afrika’da Yetimhane Gerçeği | Yılmaz Ali

Afrika’da Yetimhane Gerçeği | Yılmaz Ali
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tanzanya’nın kuzeyinde, Victoria Gölü kıyısında Mwanza adında bir şehir var. Dünyadaki, bütün güzellikleri barındıran bu şehir, sahip olduğu kayalarla ün salmış. İstanbul, yedi tepe ama bu şehir belki de yetmiş yedi tepeden oluşuyor. Her tepenin eteklerinde ve yamaçlarında kayalar var. Zirvede ise insana birbirinden güzel manzaralar sunuyor.

Şehri gezmek için yerel bir rehber ile anlaştım. Emmanuel adındaki genç, şehrin kültürü, sosyoekonomik durumu ve tarihçesi hakkında epey bilgi sahibiydi. Gezinin ilk noktası bir kısmı gölün içinde olan Bismarck Rock oldu. Şehrin simgesi olan bu kayalıklar, insanı kendisine hayran bıraktırıyor.

Yüzey bakımından Afrika’nın en büyük, dünyanın ise ikinci büyük gölü olan Victoria, Tanzanya, Uganda ve Kenya sınırları içerisinde yer almaktadır. Bereketli sulardaki balık çeşitliliği bölge ekonomisine ciddi katkı sağlıyor. Sektörde söz sahibi olan Doğu Afrika Balık Pazarı’nı ziyaret ettik. Değişen çağa ve gelişen teknolojiye rağmen burada asırlardır süregelen geleneksel yöntemler kullanılıyor. Göl kıyısında yer alan bu pazar, günün her saati kalabalık oluyor.

Yakalanan balıkların bir kısmı hemen satılıyor, geriye kalanlar ise temizlendikten sonra irili ufaklı parçalara bölünerek tuzlanıp kurutulmaya bırakılıyor. Bir bölümü ise tütsülenip kurutuluyor. Afrika’daki bazı pazarlarda fotoğraf ve video çekmenize izin verilmiyor ancak buradaki insanlar sorun çıkarmıyor.

Akşama doğru da Dancing Rock denek tepeye gittik. Orası hayatımda gördüğüm en güzel manzaraydı. Hangi tarafa dönerseniz farklı bir güzellik karşılıyor sizi. Tepelerinden eteğine kadar uzanan bitki örtüsü, şehrin üzerini yemyeşil bir battaniye gibi örtüyor. Etrafımızı saran çocuklar bana ‘muzungu’ deyip gülüşüyorlardı. Meğer beyaz tenlilere verilen isimmiş bu. Gün batımına değin mahallenin çocuklarıyla eğlenip vakit geçirdik. Çocuklarla aramda özel bir bağ olduğunu gören Emmanuel, dönüş yolunda Afrika’nın kanayan yarası olan yetimhanelerden bahsetti.

Meğer bu coğrafyada doğan çocukların büyük bir kısmı evlilik dışı oluyormuş. Dolayısıyla birçok kadın çocuğa bakacak durumu olmadığı için terk ediyormuş. Tanzanya’nın sahipsiz çocukları barındıracak kurumları yokmuş maalesef. Bazı gönüllü aileler kendi imkânlarıyla yetimhane kuruyor ve bu çocukları alıp büyütüyorlar. Devletin tek sorumluluğu yetimhane kurmak isteyenleri inceleyip onlara resmi izin vermekmiş. Duyduklarım karşısında tüylerim diken diken oldu.

Çünkü ülkemizde cumhuriyetin temel taşlarından biri çocuklardır. Mustafa Kemal’in öncülüğünde 30 Haziran 1921 günü Çocuk Esirgeme Kurumu, dönemin ismiyle Himaye-i Eftal Cemiyeti kurulmuş ve günümüze dek hizmet vermeye devam ediyor.

Bizim ülkemizdeki koşulları anlattığım Emmanuel, büyük bir hayranlıkla dinledi beni. Buradaki yetimhanelerin koşullarını sorduğumda ise başı öne eğildi genç adamın.

“Bunu anlatmak zor, eğer istersen yarın bir yetimhaneyi ziyaret edebiliriz.” dedi.

Öyle bir yere eli boş gitmek olmaz tabii. Hemen kabul ettim ve ertesi gün sabahtan buluştuk. Gıda toptancılarının olduğu muhite gittik. İstediğimiz ürünleri aldıktan sonra rehberim dükkân sahibine durumu izah etti. Sağ olsun o da hem teşekkür etti hem de biraz indirim yaptı. Eşyalar araca yüklendiği sırada şiddetli bir yağmur başladı. Gideceğimiz yetimhane bir kenar mahalledeydi. Kapısına geldiğimizde yağmurdan inemedik arabadan. Yalın ayak bir çocuğun bana şemsiye getirdiğini görünce kendimden utandım. Tereddüt etmeden bilek boyunu geçen suya aldırış etmeden arabadan indim.

Üzeri kapalı alana geldiğimde yetimhanedeki çocuklar ve gönüllü çalışanlar plastik sandalyede bizleri bekliyorlardı. Çocuklara selam verdiğimde hepsi bir ağızdan Swahili dilinde bir şeyler söylediler. Bir çocuk, içeriye koşup kafamı silmem için bana bir mendil getirdi. Kültürümüzde önemli bir yere sahip kenarı çizgili mendili bilmem kaç yıldır görmemişim. Bana cebinde daima düzgün şekilde katlanmış mendili olan babamı hatırlattı.

Çok geçmeden yetimhane sahibi Rosemary Hanım yerel dilde bir konuşma yaptı. Rehberim, onun söylediklerini bana tercüme etti. Bu yetimhaneyi 2006 yılında eşiyle birlikte açtıklarını ve bugüne kadar binlerce çocuğa ev sahipliği ettiklerini gururla söyledi. Buradan çıkan çocukların bir kısmı şu an güzel bir yaşam sürdüğünü ve onların da kendilerine destek olduğunu söyledi. Yetimhanede yaklaşık on kadının gönüllü olarak çalıştığını söyledikten sonra konuşmam için beni davet etti.

Tercüman eşliğinde çocuklara dilimin döndüğünce bir şeyler söyledim. Onlara, her karanlık gecenin aydınlık bir sabahı olduğunu ve umutlarını asla yitirmemeleri gerektiğini hatırlattım. Son olarak onların gözlerine bakıp “Siz karşınızda bir muzungu (Beyaz) adam görüyorsunuz ama ben karşımda geleceğim mühendisleri, doktorları, öğretmenlerini görüyorum.” deyince hepsi gülerek alkışladı.

Yerime geçtiğim sırada bir kadının kucağındaki bir yaşlarında bir çocuk kollarını bana uzattı. Kucağıma aldığımda kollarını var gücüyle sardı boynuma. O an dünyadaki en değerli şeyine sahip birinin mutluluğunu yaşadım. Bir süre sonra kadınlar onu almak istedi ama çocuk daha sıkı sarıldı boynuma. Kaç kez öptüm cennet yanaklarında bilmem. Bir süre sonra uyuyakalınca bir görevli, onu yatırmaya götürdü. İyi ki öyle oldu, yoksa nasıl ayrılırdım o yavrucaktan. Yağmur biraz dinince eşyalar yan yana dizilen masalara taşınmaya başlandı. Kalem, defter, meyve suları, gıda ve temizlik maddelerinin yanında biraz da su kondu masaya. Tam müsaade isteyeceğim sırada rehber, çocukların dua okuyacağını söyleyince yerimden kalkmadım.

On iki yaşlarında bir çocuk dua okumak için ön tarafa çıktı. O okudu diğer çocuklar da onun sözlerini tekrar ettiler. Dua merasimi bittikten sonra şarkı söylediler. Eğlencenin ortasında kısa saçlı bir kız çocuğu takıldı gözüme ve yıkıldım resmen. Oysa o fırfırlı pembe elbise içinde çok güzel görünüyordu. Elinde meyve suyu şişesi olan on yaşlarındaki kız çocuğu, oturduğu sandalyeden öne doğru eğilmiş, dirseğini dizine koymuş, çenesini avuçlarına almış vaziyette uzaklara dalmıştı. Gözlerinde hüznün kaç tonu var bilinmez. Kim bilir minik yüreğinde ne fırtınalar kopuyor, omzunda hangi hamalın taşıyamayacağı yük vardı hüzün bakışlı bu yavrucağın. Programın geri kalanından hiçbir şey anlamadım. Ben de o yavrucak gibi dalıp gittim uzaklara. Neyse ki program bittikten sonra iki küçük çocuğun ellerindeki meyve suyu şişeleriyle futbol oynadıklarını görünce hüznüm bir nebze azaldı.

Nüfusu bir milyona yakın olan Mwanza şehrinde bunun gibi onlarca yetimhane olduğunu duyunca kahroldum. Bir ulusu üç ayda analiz etmek imkânsız ama gördüğüm kadarıyla bu coğrafyada aile bağları kuvvetli değil. Yoksa insan kanından, canından olan bir parçayı nasıl olur terk eder. Yaklaşık üç aydır Afrika’dayım ve birçok şehri gezme fırsatım oldu. Bu süre zarfında sokaklarında mutlu aile tablolarına çok nadir rastladım.

Yetimhane sahibiyle konuştum, neredeyse hiçbir çocuğun anne ve babası gelip onları ziyaret etmiyor.

Yetimhane kapısındaki tabela aşağıdadır.

Yılmaz Ali
Yazar

Devamını Oku