DOLAR

44,4904$% 0.06

EURO

51,0375% 0.03

GRAM ALTIN

6.431,78%-0,22

ÇEYREK ALTIN

10.701,00%-0,16

TAM ALTIN

42.607,00%-0,16

ONS

4.504,48%-0,15

Gaziantep AÇIK 11°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Prof. Dr. Hacı Ahmet Deveci

Prof. Dr. Hacı Ahmet Deveci

28 Mart 2026 Cumartesi

Savaşın Gölgesi Soframızda: Gıdaya Erişim, Beslenme ve Metabolizma | Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ

Savaşın Gölgesi Soframızda: Gıdaya Erişim, Beslenme ve Metabolizma | Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Dünya yine gergin bir dönemden geçiyor. ABD-İsrail ile İran arasında yükselen gerilim yalnızca askeri ve siyasi bir mesele değil; aynı zamanda küresel ekonomi ve gıda güvenliği açısından da önemli sonuçlar doğurabilecek bir gelişme. Tarih bize şunu gösteriyor: Savaşlar yalnızca cephelerde değil, insanların günlük yaşamında ve sofralarında da etkisini hissettirir.

Bugün yaşanan jeopolitik gerilimlerin en hızlı yansıdığı alanlardan biri enerji piyasalarıdır. Petrol ve enerji fiyatlarındaki artış ise kısa sürede üretim maliyetlerini yükseltir. Tarım sektörü bu durumdan doğrudan etkilenir; çünkü modern tarım büyük ölçüde enerjiye bağımlıdır. Traktörler mazotla çalışır, gübre üretimi büyük ölçüde fosil yakıtlara dayanır ve gıda ürünleri uzun mesafeler kat ederek soframıza ulaşır. Enerji pahalandığında tarım maliyetleri yükselir ve bu artış kaçınılmaz olarak gıda fiyatlarına yansır.

Ancak meselenin yalnızca ekonomik boyutu yoktur. Gıda fiyatlarındaki artış toplum sağlığını doğrudan etkileyen bir süreci de tetikler.
Ekonomik baskı arttığında insanların beslenme tercihleri değişir. Öncelikle pahalı ve besin değeri yüksek gıdalar sofradan eksilmeye başlar. Taze sebze ve meyveler, kaliteli protein kaynakları, balık ve sağlıklı yağlar birçok aile için ulaşılması zor hale gelebilir. Bunun yerine daha ucuz, raf ömrü uzun ve yüksek kalorili işlenmiş gıdalar tüketilmeye başlanır.

Bu durum kısa vadede sadece bir beslenme tercihi gibi görünse de, uzun vadede insan metabolizması üzerinde önemli etkiler oluşturur.
Sağlıklı beslenmenin temelinde yalnızca kalori değil, besin kalitesi vardır. Vücudumuzun enerji üretimi, hücre yenilenmesi ve bağışıklık sistemi için vitaminler, mineraller, kaliteli proteinler ve sağlıklı yağlar gerekir. Bu besin öğelerinin eksikliği metabolik dengeleri bozabilir.
Örneğin antioksidan bakımından zengin sebze ve meyvelerin azalması hücrelerde oksidatif stresin artmasına neden olabilir. Oksidatif stres, serbest radikallerin artmasıyla DNA, protein ve hücre zarlarında hasara yol açar. Uzun vadede bu süreç kalp-damar hastalıkları, diyabet ve bazı kronik hastalıkların gelişim riskini artırabilir.

Benzer şekilde, rafine karbonhidrat ve şeker ağırlıklı beslenme kan şekeri metabolizmasını olumsuz etkiler. Kan şekerinin hızlı yükselmesi pankreastan daha fazla insülin salgılanmasına yol açar. Bu durum uzun vadede insülin direncinin gelişmesine ve tip 2 diyabet riskinin artmasına neden olabilir.

Metabolizmanın merkezinde yer alan mitokondriler de beslenme kalitesinden doğrudan etkilenir. Mitokondriler hücrelerimizin enerji santralleri olarak görev yapar ve ATP üretimi için çok sayıda mikrobesine ihtiyaç duyar. Yetersiz ve dengesiz beslenme durumunda bu enerji üretim sistemi verimli çalışamaz. Sonuç olarak kronik yorgunluk, bağışıklık sisteminde zayıflama ve genel sağlık durumunda bozulma görülebilir.

Bu nedenle gıdaya erişim yalnızca bir ekonomik mesele değil, aynı zamanda halk sağlığının temel belirleyicilerinden biridir. Sağlıklı ve dengeli beslenmeye ulaşamayan toplumlarda kronik hastalıkların görülme sıklığı artar ve sağlık sistemleri üzerinde daha büyük bir yük oluşur.

Günümüzde küresel krizler bize önemli bir gerçeği hatırlatmaktadır: Enerji güvenliği, gıda güvenliği ve sağlık güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez. Birindeki kırılma diğer alanları da doğrudan etkiler.

Bu nedenle gıda politikaları yalnızca ekonomik stratejiler değil, aynı zamanda bir halk sağlığı politikasıdır. Sağlıklı gıdaya erişimin korunması, toplumların uzun vadeli sağlık ve refahı için kritik önem taşır.

Çünkü savaşların etkisi bazen silah seslerinden çok daha sessizdir. Bazen o etki, bir çocuğun tabağındaki sebzenin azalmasında, bir ailenin sofrasındaki besin kalitesinin düşmesinde ortaya çıkar.

Ve unutulmamalıdır ki güçlü toplumlar yalnızca barışla değil, aynı zamanda sağlıklı sofralarla da ayakta kalır.

Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ
GAÜN Öğretim Üyesi

Devamını Oku

Hayat Pahalılığı, Gıda ve Sağlığımız | Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ

Hayat Pahalılığı, Gıda ve Sağlığımız | Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son yıllarda mutfakta en çok duyduğumuz cümlelerden biri şu: “Her şey ateş pahası.” Pazara çıkan, markete giren herkes aynı şeyi söylüyor. Eskiden torbalar dolu dolu gelirdi; şimdi fileler yarı yarıya. Birçok aile artık alışveriş yaparken “sağlıklı mı?” diye değil, “en ucuz hangisi?” diye bakıyor. İşte tam da burada sessiz ama çok önemli bir sorun ortaya çıkıyor: hayat pahalılığı sadece cebimizi değil, metabolizmamızı ve sağlığımızı da etkiliyor.

Toplum sağlığı ile beslenme arasındaki ilişki aslında yeni keşfedilmiş bir konu değil. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bu gerçeği yıllar önce şu sözle ifade etmişti: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.” Bu söz sadece bireysel sağlık için değil, toplumun geleceği için de önemli bir mesaj taşır. Çünkü sağlıklı bireyler ancak iyi beslenmiş, güçlü bir metabolizmaya sahip bireylerdir. Eğer toplum sağlıklı beslenemezse, o toplumun üretkenliği, çalışma gücü ve geleceği de zayıflar.

Eskiden büyüklerimiz “İnsan ne yerse odur” derdi. Aslında bu söz sadece bir öğüt değil, bilimsel bir gerçektir. İnsan vücudu aldığı besinlerle çalışır. Hücrelerimizin enerji üretmesi, bağışıklık sistemimizin güçlü kalması, hormonların dengede olması hep tükettiğimiz gıdalarla yakından ilişkilidir. Ancak sağlıklı gıdaya ulaşmak zorlaştığında, vücudun biyokimyasal dengesi de bozulmaya başlar.

Bugün birçok aile için en büyük sorunlardan biri protein ve kaliteli besin kaynaklarına ulaşamamak. Et, balık, süt ürünleri ve kaliteli bakliyatlar pahalı hale geldiğinde sofralar daha çok karbonhidrat ağırlıklı oluyor. Ekmek, makarna, pirinç ve ucuz işlenmiş gıdalar karın doyuruyor ama vücudun ihtiyacı olan amino asitleri, vitaminleri ve mineralleri yeterince sağlayamıyor.

Biyokimya açısından bakarsak proteinler vücudun temel yapı taşlarıdır. Kas dokusu, enzimler, hormonlar ve bağışıklık sistemi proteinlerden oluşur. Protein yetersizliği uzun vadede kas kaybına, bağışıklık zayıflamasına ve metabolik yavaşlamaya neden olabilir. Özellikle çocuklar için bu durum çok daha kritik. Çünkü büyüme döneminde yeterli protein ve mikrobesin alınmazsa gelişim geriliği, öğrenme sorunları ve bağışıklık problemleri ortaya çıkabilir.

Bir diğer önemli mesele de mikrobesin eksiklikleri. Sebze ve meyve fiyatları yükseldiğinde birçok aile bunları daha az tüketmeye başlıyor. Oysa sebze ve meyveler vitaminler, mineraller ve antioksidanlar açısından en zengin besin kaynaklarıdır. Özellikle C vitamini, folat, potasyum ve çeşitli polifenoller hücrelerimizi oksidatif stresten korur.

Oksidatif stres dediğimiz şey, metabolizma sırasında ortaya çıkan zararlı moleküllerin hücrelere zarar vermesidir. Normalde vücudumuz antioksidan savunma sistemleriyle bu zararı kontrol altında tutar. Ancak yeterli vitamin ve antioksidan alınmadığında bu savunma zayıflar. Bunun sonucunda kalp-damar hastalıkları, diyabet ve bazı kronik hastalıkların riski artabilir.

Hayat pahalılığıyla birlikte insanların yöneldiği bir başka seçenek de ucuz ve yüksek kalorili işlenmiş gıdalar. Hazır gıdalar, paketli ürünler ve şekerli içecekler genellikle daha ucuz ve erişilebilir oluyor. Ancak bu gıdalar çoğu zaman yüksek miktarda rafine şeker, doymuş yağ ve tuz içerir.

Metabolizma açısından bakıldığında bu tür beslenme şekli vücutta insülin direncinin gelişmesine neden olabilir. Sürekli yüksek şekerli gıdalar tüketildiğinde pankreas daha fazla insülin üretmek zorunda kalır. Zamanla hücreler insüline daha az yanıt vermeye başlar. Bu durum da tip 2 diyabetin ve metabolik sendromun ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Aynı zamanda enerjisi yoğun ama besin değeri düşük gıdalar “gizli açlık” dediğimiz bir tabloya yol açabilir. Kişi günlük kalori ihtiyacını karşılar hatta bazen fazla kalori alır; fakat vitamin ve mineral eksiklikleri yaşar. Bu durum özellikle düşük gelirli toplumlarda giderek daha fazla görülmektedir.

Bir başka önemli konu da bağışıklık sistemi. Pandemi döneminde hepimiz güçlü bir bağışıklık sisteminin ne kadar önemli olduğunu gördük. Bağışıklık hücrelerinin düzgün çalışabilmesi için çinko, selenyum, demir, vitamin D ve protein gibi birçok besin öğesine ihtiyaç vardır. Ancak ekonomik zorluklar nedeniyle beslenme çeşitliliği azaldığında bağışıklık sistemi de zayıflayabilir. Örneğin demir eksikliği sadece kansızlık yapmaz; aynı zamanda yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve bağışıklık zayıflığına da neden olur. Benzer şekilde vitamin D eksikliği bağışıklık fonksiyonlarını etkileyebilir. Bu tür eksiklikler toplum genelinde sağlık sorunlarının artmasına yol açabilir.

Hayat pahalılığının sağlık üzerindeki etkileri sadece fiziksel değildir. Psikolojik etkiler de oldukça önemlidir. Sürekli ekonomik stres altında yaşamak, gelecek kaygısı ve geçim sıkıntısı hormon dengelerini etkileyebilir. Özellikle stres hormonu olarak bilinen kortizolün uzun süre yüksek kalması metabolizma üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir. Kortizol artışı iştahı artırabilir, karın bölgesinde yağlanmaya neden olabilir ve bağışıklık sistemini baskılayabilir.

Bu nedenle gıda fiyatlarındaki artış sadece ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda bir halk sağlığı meselesidir. Sağlıklı gıdaya erişim toplum sağlığının temel unsurlarından biridir. Dünya genelinde birçok bilimsel çalışma, gelir düzeyi ile beslenme kalitesi arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir.

Peki çözüm ne olabilir?

Elbette tek bir çözüm yok. Ancak toplum olarak bazı noktalara dikkat etmek mümkün. Öncelikle beslenme planlaması önemlidir. Mevsiminde sebze ve meyve tüketmek, bakliyatları daha fazla kullanmak ve gıda israfını azaltmak bütçeyi bir miktar rahatlatabilir. Nohut, mercimek ve kuru fasulye gibi bakliyatlar hem ekonomik hem de iyi protein kaynaklarıdır. Ayrıca yerel üretimin desteklenmesi, küçük üreticilerin korunması ve sağlıklı gıdaya erişimin kolaylaştırılması da uzun vadede önemli adımlar olabilir. Çünkü sağlıklı toplum, sağlıklı beslenen bireylerden oluşur.

Sonuç olarak mutfaktaki yangın sadece ekonomik bir sorun değildir. Tencerede eksilen her besin öğesi, aslında metabolizmamızdan da bir şeyler eksiltir. Sağlıklı beslenme lüks değil, temel bir ihtiyaçtır. Eğer toplumun önemli bir kısmı sağlıklı gıdaya ulaşmakta zorlanıyorsa bunun sonuçları yıllar sonra sağlık sisteminde daha büyük sorunlar olarak karşımıza çıkabilir.

Kısacası mesele sadece “karın doyurmak” değildir. Mesele, vücudun ihtiyaç duyduğu doğru besinleri alabilmesidir. Çünkü unutmayalım: tencere kaynamazsa metabolizma da susar.

Ve belki de bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün sözünü yeniden hatırlamak gerekir: “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. ”Sağlam bir toplum için önce sağlıklı bir beden, sağlıklı bir beden için de erişilebilir ve dengeli beslenme şarttır.

Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ

Devamını Oku

Oruç: Maneviyat ve Biyokimya Arasındaki Köprü

Oruç: Maneviyat ve Biyokimya Arasındaki Köprü
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ramazan ayı yüzyıllardır sabır, disiplin ve manevi bir arınma pratiği olarak bilinir. Bu kadim ibadet, bireylerde sabrı, empatiyi ve kendini kontrol etme yetisini pekiştirir. Ancak günümüz biyokimyası Ramazan orucunun sadece manevi bir disiplin değil, aynı zamanda hücrelerimizin işleyişini ve metabolik dengesini de kökten değiştirdiğini ortaya koymaktadır. Ramazan orucunun bu disiplini, son yıllarda popüler hale gelen aralıklı oruç diyetlerine de ilham vermiştir. Aslında aralıklı oruç, Ramazan orucunun biyolojik ritmini alarak modern beslenme yaklaşımlarına uyarlanmış ve metabolizmayı yeniden düzenleyen bir program haline gelmiştir.

Oruç maneviyatımızda bazı değişiklikler meydana getirirken, aynı zamanda metabolizmamızda da biyokimyasal değişikliklere neden olmaktadır. Bu değişikliklere örnek verecek olursak; oruç sırasında insülin seviyeleri düşer, karaciğer glikojen depolarını tüketir ve yağ asitleri enerji için kullanılmaya başlar. Keton cisimcikleri, beynin enerji kaynağı haline gelirler. Bu süreçte, otofaji dediğimiz hücre içi temizlik devreye girer; hücreler, hasarlı proteinleri ve bozulmuş organelleri geri dönüştürür. Bu biyokimyasal ritim, insülin hassasiyetini artırır, yağ yakımını destekler ve hücrelerin kendini onarma kapasitesini yükseltir. Ayrıca, oruç sırasında büyüme hormonu artar, bu da kas kütlesini korur ve yağ yakımını destekler. Beyinde, beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) artar, bu da hafıza ve öğrenmeyi destekler.

Bu süreçte, hormonların rolü de hayati önem taşımaktadır. İnsülin, glikoz metabolizmasında anahtar rol oynar; oruçla birlikte insülin duyarlılığı artar ve bu da yağ dokusunun daha verimli yakılmasını sağlar. Leptin hormonu tokluk hissini düzenlerken, grelin hormonu ise açlık hissini tetiklemektedir. Oruç, bu hormonların dengesini de değiştirir. Kortizol bir stres hormonudur ve oruç stres tepkilerini hafifletmektedir. Tiroid hormonları metabolizmayı düzenler. Bu hormonların dengesi, açlık sırasında enerji kullanımını optimize eder.

Ancak, bu biyokimyasal esneklik herkes için aynı değildir. Özellikle çocuklar ve ergenler, büyüme hormonlarının yüksek olduğu dönemlerde, oruç sırasında ciddi besin ve enerji kaybına uğrayabilir. Yaşlı bireyler, azalan metabolik esneklik nedeniyle, açlık sırasında kan şekerinde dalgalanma yaşayabilir. Hamileler ve emziren anneler, fetüsün ya da bebeğin enerji ihtiyacı nedeniyle oruç sırasında dengesizlik yaşayabilir. Kronik hastalığı olan bireylerde, diyabet, kalp rahatsızlığı gibi durumlarda, oruç sırasında biyokimyasal parametrelerde dalgalanma ve ilaç düzeninde zorluklar yaşanabilir. Bu yüzden, bu grupların oruç tutmadan önce mutlaka bir sağlık uzmanına danışması büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, oruç hem ruhsal hem biyokimyasal bir arınma fırsatıdır. Bu manevi zenginliği, biyokimyasal dengeyle birleştirdiğimizde, sabır ve disiplinin, insülin hassasiyetini artırdığını, hücre yenilenmesini desteklediğini ve zihinsel netliği arttırdığını görüyoruz. Bu vesileyle tüm insanlığa Mübarek Ramazan ayında huzur, barış, sağlık ve denge dolu bir yolculuk diliyorum.

Prof. Dr. Hacı Ahmet DEVECİ
Gaziantep Üniversitesi Öğretim Üyesi

Devamını Oku

Bilimin Penceresinden Sağlık ve Yaşam

Bilimin Penceresinden Sağlık ve Yaşam
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gıdalarımızdaki Sessiz Misafirler: Gıda Katkı Maddeleri

Marketten aldığımız herhangi bir ürünün arka yüzünü çevirip etiketini okuduğumuzda çoğu zaman anlamını bilmediğimiz kodlarla karşılaşırız: E102, E211, E330, E621… Birçoğumuz için bunlar sadece harf ve rakamlardan ibarettir. Oysa bu kodlar, her gün soframıza davet ettiğimiz “gıda katkı maddeleri”nin kimlik kartlarıdır. Sessizdirler, renksizdirler, çoğu zaman tatsızdırlar; ama etkileri bazen düşündüğümüzden çok daha derindir.

Gıda katkı maddeleri; gıdaların raf ömrünü uzatmak, görünümünü iyileştirmek, rengini güzelleştirmek, tadını artırmak, kıvamını korumak, oksidasyonu önlemek ya da mikrobiyal bozulmayı geciktirmek amacıyla kullanılan doğal ya da sentetik bileşiklerdir. Bugün modern gıda sanayisinin bu maddeler olmadan ayakta kalması neredeyse imkânsızdır. Çünkü artık gıdalar üretildikleri yerde tüketilmiyor; kilometrelerce yol kat ediyor, haftalarca hatta aylarca raflarda bekliyor.

Burada asıl mesele şudur: Bu maddeler gerçekten ne kadar masumdur?

Bilimsel literatüre baktığımızda, katkı maddelerinin büyük bir kısmının belirli doz sınırları içerisinde güvenli kabul edildiğini görürüz. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ve benzeri kurumlar bu maddeler için “Günlük Alınabilir Doz” (ADI) değerleri belirlemiştir. Yani teorik olarak, belirlenen sınır aşılmadığı sürece ciddi bir sağlık riski beklenmez.

Ancak işin teorisi ile pratiği her zaman örtüşmez.

Çünkü mesele, tek bir üründen alınan katkı maddesi değildir. Mesele, gün boyunca tükettiğimiz onlarca farklı üründen vücudumuza giren katkı maddelerinin toplamıdır. Sabah kahvaltısında işlenmiş peynir, paketli ekmek ve hazır reçel; öğlen hızlıca yenilen bir sandviç ve gazlı içecek; akşam televizyon karşısında tüketilen cips, bisküvi ve meyveli yoğurt… Her biri küçük dozlarda katkı maddesi içerir. Fakat gün sonunda vücudumuz, farkında olmadan adeta bir “kimyasal birikim alanına” dönüşebilir.

İşte bu noktada halk sağlığı açısından asıl tartışma başlar.

Katkı maddeleri denildiğinde en çok karşılaşılan gruplar; koruyucular, renklendiriciler, tatlandırıcılar, emülgatörler, stabilizatörler ve lezzet artırıcılardır. Her birinin teknik olarak gıdaya kattığı fayda vardır. Örneğin koruyucular, gıdanın mikroorganizmalar tarafından bozulmasını önler. Renklendiriciler, ürünün daha cazip görünmesini sağlar. Emülgatörler, su ve yağı bir arada tutarak kıvam sağlar. Tatlandırıcılar ise şekersiz ürünlerde tat hissini oluşturur.

Ancak bu “fayda”, çoğu zaman üretim ve pazarlama kolaylığı ile ilgilidir; tüketici sağlığı ikinci planda kalabilir.

Özellikle çocuklar bu konuda en hassas gruptur. Yapılan bazı çalışmalar, bazı sentetik renklendiricilerin ve koruyucuların çocuklarda dikkat eksikliği, hiperaktivite ve davranış bozukluklarıyla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Sodyum benzoat (E211) ve bazı azo boyalar bu konuda en çok tartışılan maddelerdendir. Yine nitrit ve nitrat gibi koruyucuların, işlenmiş et ürünlerinde kullanıldığında vücutta kanserojen nitrozamin bileşiklerine dönüşebilme potansiyeli bilim dünyasında ciddi şekilde ele alınmaktadır.

Bir başka dikkat çeken grup ise lezzet artırıcılardır. Özellikle monosodyum glutamat (E621), gıdaya “bağımlılık yapıcı” bir lezzet hissi kazandırabilir. Bu durum, kişinin daha fazla tüketmesine ve obezite riskinin artmasına neden olabilir. Yani mesele sadece kimyasal etki değil, aynı zamanda davranışsal bir etkidir.

Burada amaç panik oluşturmak değildir. Amaç, farkındalık oluşturmaktır.

Toplum olarak çoğu zaman “ucuz, pratik ve hızlı” olanı tercih ediyoruz. Oysa en sağlıklı gıdalar genellikle en az işlem görmüş olanlardır. Bir domatesin içinde E kodu yoktur. Bir elmanın arkasında içerik etiketi yoktur. Evde mayalanmış yoğurdun raf ömrü belki kısadır ama içinde katkı maddesi yoktur. Buna karşılık, aylarca bozulmayan yoğurtlar gördüğümüzde durup düşünmemiz gerekir.

Gıda katkı maddelerinin artmasının temel nedeni, endüstriyel üretimin ve uzun raf ömrü beklentisinin artmasıdır. Üretici, ürünün bozulmadan kilometrelerce yol gitmesini ister. Market, rafında haftalarca dayanmasını ister. Tüketici ise ucuz ve her mevsim aynı ürünü bulmak ister. Sonuçta bu zincirin bedelini çoğu zaman farkında olmadan sağlığımızla öderiz.

Aslında bu durum modern hayatın bir yansımasıdır. Doğadan uzaklaştıkça, soframız da doğallıktan uzaklaşmıştır.

Eskiden insanlar mahalle bakkalından günlük ekmek alırdı. Süt, sabah sağılıp akşam tüketilirdi. Turşu, salça, yoğurt, peynir evde yapılırdı. Bugün ise çoğu evde bu gelenekler unutulmuş, yerini paketli ve hazır ürünler almıştır. Hazır olan her şeyin bir bedeli vardır; bu bedel bazen sağlığımızdır.

Peki çözüm nedir? Tüm katkı maddelerini hayatımızdan çıkarmak mı?

Bu artık gerçekçi değildir. Dünya nüfusu artmış, şehirleşme hızlanmış, gıda üretimi küreselleşmiştir. Katkı maddeleri olmadan bu sistemi yürütmek çok zordur. Ancak yapılabilecek en önemli şey, bilinçli tüketici olmaktır.

Etiket okumak bir alışkanlık hâline gelmelidir. İçeriği çok uzun ve karmaşık olan ürünlerden mümkün olduğunca uzak durulmalıdır. İçinde anlamını bilmediğimiz çok sayıda madde bulunan ürünleri tercih etmek yerine, daha sade içerikli ürünlere yönelmek gerekir. Yerel üreticilerden alışveriş yapmak, mevsiminde sebze ve meyve tüketmek, ev yapımı ve geleneksel gıdaları yeniden hayatımıza sokmak bu sürecin en önemli adımlarıdır.

Ayrıca çocuklarımızı bu konuda bilinçlendirmeliyiz. Onlara sadece “yeme” demek yerine, neden yememeleri gerektiğini anlatmalıyız. Çünkü bilinç, yasaktan daha etkilidir.

Bu noktada yerel yönetimlere, okullara ve üniversitelere de önemli görevler düşmektedir. Okul kantinlerinde satılan ürünlerin içerikleri denetlenmeli, çocuklara sağlıklı beslenme eğitimi verilmelidir. Yerel gazeteler, televizyonlar ve sivil toplum kuruluşları bu konuda farkındalık oluşturmalıdır.Gıda katkı maddeleri konusu sadece bir gıda mühendisliği meselesi değildir; aynı zamanda bir halk sağlığı meselesidir. Bugün artan alerjiler, obezite, metabolik hastalıklar ve bazı kronik rahatsızlıkların arka planında, uzun süreli ve yoğun katkı maddesi maruziyetinin payı olabileceği tartışılmaktadır.

Unutmamak gerekir ki, gıda sadece karın doyurmaz; sağlığımızı inşa eder ya da yavaş yavaş tahrip eder. Bugün yediğimiz, yarın hücrelerimiz olur. Belki de kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Biz gıdayı mı tüketiyoruz, yoksa gıda mı bizi tüketiyor? Bu nedenle soframıza gelen her ürüne biraz daha dikkatle bakmalıyız. Çünkü o ürün sadece bir yiyecek değildir; aynı zamanda geleceğimizdir. Sağlıklı toplumlar, sağlıklı sofralarda yetişir. Sağlıklı sofralar ise bilinçli tercihlerle kurulur.

Prof. Dr. Haci Ahmet DEVECİ
Gaziantep Üniversitesi Öğretim Üyesi

Devamını Oku

Prof. Dr. Hacı Ahmet Deveci Kimdir?

Prof. Dr. Hacı Ahmet Deveci Kimdir?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1980 yılında Gaziantep’in İslahiye ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini İslahiye’de tamamladı. Lisans ve Yüksek Lisans eğitimini Kafkas Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra 2007 yılında Kafkas Üniversitesi Atatürk Sağlık Hizmetleri MYO’da Öğretim Görevlisi olarak göreve başladı. 2012 yılında Kafkas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Biyokimya Anabilim Dalı’nda doktora eğitimi tamamlayarak Doktor ünvanı aldı.

2013 yılında Gaziantep Üniversitesi İslahiye MYO’da Doktor Öğretim Üyesi olarak göreve başladı ve 2013-2021 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi İslahiye MYO Müdürü ve Gaziantep Üniversitesi Senato üyesi olarak görev yaptı. 2016-2017 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi İslahiye İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi dekan yardımcılığı, 2016-2021 yılları arasında İslahiye ÖSYM İlçe Koordinatörlüğü görevlerini yürüttü. 2020 yılında Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’ne Doçent Doktor, 2024 yılında ise Profesör Doktor olarak atandı ve hala aynı bölümde görev yapmaktadır. Ulusal ve uluslararası dergi ve kongrelerde 150’nin üzerinde makale ve bildirisi, 20’nin üzerinde kitap ve kitap bölümü bulunmaktadır. Birçok uluslararası kongrede Kongre Düzenleme Kurulu ve Dergi Editör Kurulu’nda yer almaktadır. 13 adet TUBİTAK, GAP ve BAP projeleri bulunmaktadır.

Çalışma alanı Sağlık Bilimleri Biyokimya (Tıp, eczacılık, veteriner) olup, akademik çalışmaları ve projeleri tek sağlık (insan, hayvan ve çevre) konularını içeren halk sağlığı, obezite, osteoporoz, polikistik over sendromu, nörolojik hastalıklar, gıdalarda aflatoksin, hidrazin, pestisit ve kalıntılarının canlılar üzerindeki etkileri ve bunların kimyasal sensörlerle belirlenmesi, çeşitli hayvan hastalıkları, fonksiyonel gıdalar ve bitkisel antioksidanlar konularını kapsamaktadır. Yabancı dili İngilizcedir. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

Devamını Oku